Yazarın eserleri arasında siyasi roman olarak nitelenen Hüküm Gecesi'nde, yakın tarihimizin çok önemli bir dönemi gerçek olay ve kişilerden yola çıkarak anlatılır. Gerçek kişilerle, roman tiplerinin değişik bir roman tekniğiyle yeraldığı eserde Yakup Kadri, gençlik döneminde yaşadığı II. Meşrutiyet yıllarını; gazeteci Ahmet Samim'in öldürülmesinden Bâbıâli baskınına kadar uzanan olayları, İttihat Terakki ile Hürriyet ve İtilaf arasındaki siyasi çekişmeleri konu ediniyor. Siyasi olayların örgüsü içinde kişilerin psikolojisinin ağır bastığı romanda Yakup Kadri, Daha sonra Yaban'da Temel düşünce olarak ağır basacak aydın-halk ikileminin ilk izlerini işlemektedir.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, (d. 27 Mart 1889, Kahire, Mısır – ö. 3 Aralık 1974, Ankara). Türk romancı, gazeteci, şair, diplomat.
Roman, öykü ve makaleleri ile Türk toplumunun Tanzimat’tan bu yana geçirdiği değişiklikleri anlatmış bir yazardır. Asıl ününü romanları ile sağlayan yazarın en ünlü romanları Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban'dır. Edebiyat yaşamının başında Fecr-i Ati edebiyat topluluğunun kurucu üyeleri arasında yer almış; daha sonra ferdiyetçi düşüncelerden uzaklaşarak toplumcu edebiyatı kabul etmiş bir yazar olarak değerlendirilir.
Milli Mücadele yıllarında ve sonrasında etkin bir siyasal yaşam sürmüştür. Milli Mücadeleden itibaren Atatürk’ün yakın arkadaşları arasında yer almış; TBMM II., IV., XII. dönemlerde milletvekiliği yapmıştır.
Kadro Dergisi’nin kurucularındandır. Derginin devrin yöneticileri ile fikir ayrılığına düşüp Kemalizm’i değiştirmekle suçlanarak kapanmasından sonra diplomat olarak yurtdışında çeşitli görevlerde bulunmuştur.
Anadolu Ajansı’nın kurucularındandır; ömrünün son yıllarında ajansın yönetim kurulu başkanlığını yapmıştır.
Birkaç haftadır okuma isteğimi kaybetmiş gibi hissediyorum. Daha doğrusu isteğim var; ama keyfim yok. Bu sebeple de Hüküm Gecesi de bir türlü bitmek bilmedi. Bu durum kitaptan değil tamamen benden kaynaklanıyor; çünkü birkaç noktası hariç kitabı çok beğendim.
Hüküm Gecesi, "siyasi roman" olarak nitelendiriliyor. Genel olarak İttihat ve Terakki Fırkası ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası arasındaki çekişmeleri konu ediniyor. Baş kahraman Ahmet Kerim, dönemin muhaliflerinden; ancak onu tam anlamıyla bir Hürriyet ve İtilafçı olarak nitelendirmek de mümkün değil. Ahmet Kerim, aslında arafta kalmış bir adam. İttihat ve Terakki ile buluştuğu noktalar da var Hürriyet ve İtilafçılara ters düştüğü durumlar da. Yakup Kadri de taraf tutmamaya çalışarak Ahmet Kerim üzerinden hem İttihat ve Terakki'yi eleştirmekle kalmıyor muhaliflerin hatalarını, aslında iktidara geçseler İttihat ve Terakki'den çok daha farklarının olmadığını gözler önüne seriyor. Bu açıdan romanı çok sevdim. Herhangi bir "doğru"yu empoze etmeye çalışmadan, olanı anlatmış Yakup Kadri.
Kitap boyunca pek çok önemli tarihsel kişilikle de karşılaşma imkânı buluyorsunuz. Hem bundan hem de kitabın konu ettiği olaylar açısından döneme dair temel bilgilerinizin olması şart, aksi takdirde olanları anlayamadan, hiçbir tat almadan okumak zorunda kalırsınız. Bu sebeple okuyacak olanların İkinci Meşrutiyet sonrasında neler yaşandığına göz atmasında fayda var.
Tüm bunlara ek olarak, aslında romanda ele alınanların her dönemde başka isimler altında karşımıza çıktığını görmek de mümkün. Dün yaşanan, bugün yaşanmakta olan şeyler de aslında kitapta anlatılanlardan çok farklı değil.
Tarihsel bir dönemi, o dönemin olaylarını, ruhunu bütün çelişkileriyle anlatan bir metin. II. Meşrutiyet sonrasında iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti ile muhalefetteki Hürriyet ve İtilaf Fırkası arasındaki sert siyasi çekişmelerin ortasında, muhalif basının genç yazarı Ahmet Kerim'in hem dönemin bir genci olarak yaşadığı fikri ve ruhi sıkıntılar hem de iktidarın muhalif basını kontrol etmeye çalıştığı bir dönemde yaşadığı mesleki zorluklar anlatılıyor. Tarihsel gerçekliğe uygun birçok olay da yer alıyor metnin içinde; muhalif gazeteci Ahmet Samim'in öldürülmesi, 1912 Osmanlı Seçimleri -Sopalı seçimler, Babıali Baskını, devletin bekası için her şeyi mübah gören komitacılar ve Mahmut Şevket Paşa suikastı ile muhalif herkesin cezalandırılması, hapsedilmesi ya da Sinop'a sürülmesi.
"Demek ki, ne samimî bir surette muhalefeti benimsemiş, ne de İttihat ve Terakki'nin faziletsizliğine yürekten inanmıştı! Şu hâlde neyi müdafaa etmiş? Neye karşı yürümüştü?" (syf. 285)
Ahmet Kerim karakter olarak bana çok tanıdık geldi. O ne İttihatçılara inanır ne de muhalefete tam olarak güvenir; bulunduğu yeri korusa da ne onlara ne de bunlara ait hisseder kendini. Romanın sonlarına doğru Ahmet Kerim artık neyi savunduğunu, kime karşı durduğunu bilmez. Ne dostlarına bağlıdır ne de düşmanlarına öfke duyar. Kendi hayatını bile dışarıdan izleyen bir “somnambül”e, yani bilinçsiz bir yürüyene dönüşür. Bu, yalnızca bir bireyin çöküşü değil, bir aydın tipinin manidar dönüşümü olur. Aslında yaşananlar sadece birey üzerinden değil, kuşak üzerinden de genelleniyor. “Tatsız, kokusuz ve kısır gençlik” ifadesi, o dönem gençliğine yöneltilmiş ağır bir eleştiri.
"Bahar olması gereken bir çağ, kurutucu bir “sam yeli”ne dönüşür."
Son bir not; benim yazardan okuduğum dördüncü kitap bu ve okunması gereken sıranın tam tersine okuduğumu fark ettim. Olması gereken sıra Hüküm Gecesi, Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara olmalıydı. İlk ikisi Osmanlı'nın son yılları, İstanbul'un işgali dönemini; Yaban Kurtuluş Savaşı'nı, Ankara ise Cumhuriyet'in kuruluş sürecini anlatıyor. O sıralamayla okunsa daha anlamlı olurdu.
Herkese keyifli okumalar.
ağladıkça ağlamak istiyordu ve kuru gözlerle, kendisini seyreden bu adamlara: "Burada işiniz ne? Bütün ihtirasların sustuğu; yalnız kederin, yalnız işkencenin bir yaralı kurt gibi uluduğu bu ölüm evinde hâlâ ne oturuyorsunuz? Bu ölü ile sizin ne ilişkiniz vardı? Onu sağlığında bir canbaz sey-reder gibi tehlikeli siyaset ipinin üstünde birtakım cesaret oyunları oynarken gördüğünüz ve aptalca alkışladığınız yet-miyor da, şimdi bir de o ipten yuvarlanan cesedini aynı seyirci budalalığıyla görmeğe mi geliyorsunuz? Sizin için hayatta merak ve tecessüsten başka hiçbir şey yok mudur?" demek istiyordu.syf72
Hürriyet; Rıza Tevfik abuk sabuk söylenip dursun diye mi? Hürriyet; Boso Efendi Türk'ün yüzüne tükürsün diye mi? Hürriyet; Kâmi'ye siir okutturmak, hürriyet; Ali Kemale dünyanın en basit, en bayat en harcıâlem gerçeklerini tek. rar ettirmek için mi? Adam sen de! Bunlar söylense de olur söylenmese de olur. Hatta söylenmese daha iyi olur. Elverin ki, milli organizma yolunda işlesin! Bizde ise en çok bozuk şey ne yazık ki, budur. Isitmiyor musunuz, her yanımız na-sıl tıngır tıngır ötüyor, nasıl gıcırdıyoruz, nasıl hırıldıyoruz, hemen şimdi dağılıp tuz buz olacakmışız gibi?.."
"Evet, evet! Nasıl işitmiyorum? Kendimi bildim bileli hep bu bozuk makina seslerini duyarım. Fakat bunun adını bil miyorum. Bu hırıltıyı, bu gıcırtıyı ne ile anlatmalı? Bu hasta-lığın adına ne demeli? İşte bunu bilmiyorum."
Idealsizlik, idealsizlik!.. İstediğiniz kadar rejim değiştirin. Istediğiniz kadar adam getirip götürün, bu gemiyi yürüte-mezsiniz, çünkü, kazanı yanmıyor. Çünkü, bu merkezi ha-raretten yoksun bir cisimdir. İşte, elinden "Kızıl Elma"sını aldığımız günden beri Türk ordusunun hali! Buna ne kadar düzen ve düzgünlük sokarsanız sokunuz, içindeki dağınıklı-ğı düzeltemezsiniz. Çünkü bu silahlı insan kitlesi iki yüz elli yıldan beri artık nereye gideceğini bilmiyor. Meçhule doğru yürümektense yerinde saymayı veya geriye dönmeyi yeğ bu-luyor. Bütün millet de tıpkı bu ordu gibidir."syf180
Eğer," dedi; "İttihatçılık milletten ümidi kesmemek, her şeyi milletten beklemek ve onun dışından gelecek herhan-gi bir kuvvetin şerrine ve zararına inanmaksa, evet, ben It-tihatçıyım."
Halbuki, İttihatçılık tamamiyle bu değildi. Gerçi, bu tür-lü düşünen, bu türlü duyan kimselere muhaliflerden çok It-tihatçılar arasında rastlamak mümkündü. Fakat bunun ya-nında sokak palavracılığı, kuru sıkı kabadayılık ve dema-gogça atıp tutmalar da bir çeşit İttihatçılık demekti. Devlet ve hükümet işlerinde lâubalilik, millet arasında münafıklık, zulüm de, vahşet de bir çeşit İttihatçılık demekti.
Gerçi, İttihat ve Terakki her şeyi gibi milliyetçiliği de in-hisarı altına almıştı. Lakin temsil ettiği ruh, gösterdiği, an-layış hiç de milli değildi. Ahmet Kerim'e göre, Türk milleti ne kadar vakarlı, ağırbaşlı ve alçakgönüllü ise, Ittihat ve Te-rakki o kadar yaygaracı, farfaracı ve küstahtı, Türk milleti ne kadar "aklı selim" sahibi, olgun ve tedbirli ise, Ittihat ve Terakki o kadar paradoksal, ütopist; o kadar tedbir ve ihti-yattan uzaktı.syf205
"İşte benim en büyük kabahatim bu, Bu yaşa geldim, hiçbir dakika olduğum gibi görünmesini bilmedim. Hep düşündüklerimin tersini yaptım. Duyduk-larımın aksini söyledim. Sevdimse, sevmedim, sevmedimse, sevdim dedim. Anladığım şeylere anlamamış, anlamadığım şeylere anlamış gibi baktım. Şerife Hanım, hani bazı insanlar vardır, her sözün tersini söylemekten zevk duyarlar. Siz ak dersiniz onlar kara, siz kara dersiniz onlar ak derler. İşte ben herkesle değil - fakat kendimle, kendi özümle hep bu oyunu oynadım. Sanki ben Samiye'ye vurgun değil miydim? Sanki ben onun gibi aylarca bağrıma taş bağlayıp dolaşmadım mı?
Fakat, farkım şu oldu ki, Samiye gibi bunu açığa vurmadım. Yarasından utanan bir adam gibi bunu giydiklerimin altında sakladım. Şerife Hanımcığım, ben kibirli bir insanım... Iblis gibi kibirli bir mahlūkum. İşte, asıl günahım bu...syf219
Ne vardı burada? Güzellik ve iyilik adına burada ne vardı? Hangi yüksek heyecan, hangi vicdan zevki pahasına bu kederleri, bu acıları, bu sefaletleri ve sonunda bu felâke-ti göze almıştı? Bari muhalefetin zaferinde memleket için bir mutluluk umanlardan olsaydı, bari kalbini kartal gibi kah-redici bir ideale yuva yapmış olsaydı; bari ölüm dakikasın-da "Ben ölüyorum, fakat inandığım fikir yaşayacak!" diye-bilseydi!.. Hayır, ne o, ne bu... Muhalefetin bütün maskara-lıklarına yakından şahit olan Ahmet Kerim, onun ciddiliğine bir an akıl erdirememiş; ona maddi ve manevi bir anarşinin çeşitli görünüşlerinden biri gözüyle bakmış ve işin asıl gari-bi, Ittihat ve Terakki'yi milletteki müspet kuvvetlerinin bi-ricik kaynağı saymıştı. Demek ki, ne samimi bir surette mu-halefeti benimsemiş, ne de Ittihat ve Terakki'nin faziletsizli-ğine yürekten inanmıştı! Şu halde neyi müdafaa etmiş? Ne-ye karşı yürümüştü? Eğer bu hapis hücresi bir kavganın so-nu ise, eğer yarına, belki biraz sonraya alnına yazılmış olan akıbet bir mağlubiyetin ifadesi ise, Ahmet Kerim'in kimin-le döğüştüğünü ve kendisinin kim tarafından ve neden ye-nildiğini bilmesi lazım gelmez miydi? Halbuki, genç adam, bunu bile bilmiyordu. Ne birlikte mahkûm olduğu arkadaş-larına karşı yüreğinde ufak bir sevgi, ne de kendisine bu iş-kenceyi lâyık gören düşmanlarına karşı bir kızgınlık ve nef-ret duyuyordu. Hayata atıldığı ilk günden bu müthiş ana ka-dar nasıl şuursuz bir hayalet, bir somnambül gibi yaşadıysa, yarın ölüme de aynı kâbusa bürünmüş olarak gidecekti. Ya-zık ki, o birtakım esrarlı, kör ve sakar kuvvetlerin sevk ettiği ve harekete getirdiği içi boş bir kalıptı.syf285
Tatsız, kokusuz ve kısır gençlik! Daha ilk devresinde aşk-ları kızgınlığa, heyecanları çırpınmaya çeviren ve kalaysız bir kap içine konan tatlı hayat sütünü bir anda en öldürücü zehirlere çeviren lânetleme gençlik! Daha ilk devresinde ta-ze ve saf soluğu ile fidanlara tomurcuklarını, ağaçlara yap-raklarını, çiçeklere kokularını vermesi lâzım bir bahar mev-siminin başlangıcı iken bir sam rüzgârı gibi sevgi ve şefkat bahçesinin bütün güllerini kurutan, sümbüllerini dağıtan huysuz, sevinçsiz ve sakar gençlik! Sözleri bir koca karı ök-sürüklerine, gülüşleri bir baykuşun haykırışlarına benzeyen donuk bakışlı, sakat, hasta ve bezgin gençlik!syf298
Yakup Kadri'nin çok ilginç bir romanı. 1908 sonrasından 1913 Bab-ı Âli Baskını ve Mahmud Şevket Paşa suikastine uzanan dönemde İttihadçı diktanın adım adım inşasını anlatıyor. Tuhaf bir şekilde bu inşa süreci ile günümüz arasında büyük benzerlikler bulacaksınız.
Yakup Kadri'nin satırlarında bu diktanın beyni Talat Paşa ve Dr. Bahaddin Şakir'dir... ölümcül bir kombinasyon. Yakup Kadri İttihadçıları sığlıkları ve şiddet eğilimlerinden ötürü sevmez, fakat kendisi de ırkçı hatta Anadolu'ya karşı yaklaşım ve hissiyatında kolonizasyoncudur. Kendisi de bilir bunu ve Yaban'da Hindistan'daki bir İngiliz subayına Eskişehir'in bir köyündeki Anadolu insanına olduğundan zihniyet, alışkanlıklar ve dünya görüşü bakımından daha yakın olduğunu itiraf eder. Sadom ve Gomore'si homofobik ve ırkçı öğeler yoğundur. Hep o Şarkı'da bile kolonizasyonculuğun izlerini bulmak mümkün. Bu roman da öyle... Hal böyleyken dahi Yakup Kadri romanlarını 1920-1930larda Kemalist kadronun zihniyet yapısını anlamakta, ki Yakup Kadri zaten Kadro hareketi içindedir, çok faydalı bulurum. Bu roman da öyle oldu. Ayrıca fikrini beğenin beğenmeyin, adam iyi romancı. Okutturuyor kendini.
Abdülhamid devri kapanmış, ittihat ve terakki dönemi yaşanmaya başlamıştır. Muhalif bir gazetenin genç kalemi Ahmet Kerim işte böyle bir zamanda eskinin şöhretli şimdinin kenara itilmiş şahsiyetleri ile tanışır. Bir zamanlar birlikte çalıştığı fakat şimdi başka bir gazetede başyazar olan arkadaşı Ahmet Samim ile dostluğu ve ortak yanları, özellikle kilitli odada yazma alışkanlıkları, giderek puslanan ortam nedeniyle endişe ve korkuya kapılmaları anlatılır. Bir gün, hayatının akışını değiştirecek, iki büyük olayla sarsılır. Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır.
Yazar, imparatorluğun artık son nefesini vermekte olmasına koşut bir şekilde romanın arzı endam ettiği İkinci Meşrutiyet ile Birinci Dünya Savaşı arasındaki karanlık dönemi payitahtın giderek azalan özgül ağırlığına uygun olarak devletin adını Osmanlı olarak ifade etmiyor. İttihat ve Terakki sultasının medya ve politika üzerinde kurduğu baskı ve yıldırma faaliyetlerini de yine aynı açıklıkla anlatıyor. Bir milletin çöküşüne giden yola nasıl hızlıca girdiğini tekrardan anımsatıyor. Bununla birlikte Abdülhamit dönemi ile İttihatçıların iktidarını da verdikleri zararlar üzerinden tartışmaktan da geri durmuyor.
Trablusgarp Savaşı, Balkan Faciası derken Türkün ateşle imtihanı başlıyor, zor zamanlar ülkenin üzerine karabasan gibi çöküyor. Kimi gerçek kimi kurgu karakterlerin ağzından İttihat ve Terakkinin Türk milletinin son kurtuluşu olarak ortaya çıkmış olmakla birlikte bozularak ve yozlaşarak her şeyi daha da içinden çıkılmaz bir hale getirdiğini acı bir biçimde itiraf ediyor. Partinin ve destekçilerinin eleştirisini sözünü sakınmadan yapıyor.
Nahid Sırrı Örik'in beğenerek okuduğum 'Sultan Hamid Düşerken' romanına benzer bir şekilde, İttihat ve Terakki'nin iktidarda olduğu, subayların, bürokrat ve aydınlarla el ele vererek toplumu dönüştürme çabasında olduğu bir dönemi anlatıyor 'Hüküm Gecesi'. Fakat, Nahid Sırrı Örik, romanının yaslandığı bu önemli tarihsel dönemeci ve olayları, metninin bir parçası hatta karakteri yapmayı başarılı bir biçimde kotarırken, Yakup Kadri tersine uzun uzun tarih anlatımına girişmiş roman boyunca. Sanki ortaokul ya da lise zamanlarındaki tarih kitaplarındaki ansiklopedik bilgileri okuyormuşum gibi hissettim. Bunun da 'Hüküm Gecesi''ni zayıflattığını ve iyi olabilecek bu ilginç romanın heba edildiğini düşünüyorum.
Ahmet Samim'in vurulmasından Mahmut Şevket Paşa'nın öldürülmesine kadar 1908-1913 arası beş yılı konu alan bir Yakup Kadri romanıdır. İttihat Terakki ve özellikle Hürriyet İtilaf olmak üzere muhalifler, bu ikisi arasındaki çekişmeler, roman karakterlerinin psikolojik durumları ustalıkla anlatılır. Döneme damga vurmuş kişiler de roman karakterleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Yakup Kadri başkarakter olarak Ahmet Kerim isimli muhalif bir gazeteciyi seçmiştir. Ahmet Kerim Ahmet Samim'in yakın bir arkadaşıdır. Öldürülmesinden önce de beraber muhalif yazarlık yapmışlar ve Ahmet Samim vurulduktan sonra süregelen olaylar zinciri Ahmet Kerim'i çok da düşünmeden muhalif olmaya zorlamış, ancak kitabın sonlarına doğru hapishanedeki hücresinde ertesi günkü infazını beklerken ki samimi düşünceleri kendisinin aslında muhaliflerle hiçbir ortak noktalarının bulunmadığı, esasında meselenin özünde kendisinin de ittihatçı olduğunu fısıldamıştır.
Roman dönemin çok net bir panoramasıdır. Özet yapmaya gerek yoktur çünkü bu beş yıllık dönemde olan olaylar sırası realist olarak anlatılmıştır. Bu olaylar dizisi: Meşrutiyet ilanı, 31 mart vakası, Ahmet Samim'in vurulması, Trablusgarp Savaşı, İttihat Terakki'nin zayıflaması, İstanbul seçimlerini İtilaafçı adayın bir oy ile kazanması, ülke genelinde sopalı seçimler, Halaskar Zabitan'ın muhtırası ve muhalif bir yüksek kabinenin kurulması, Balkan Savaşı ve büyük bozgun, Bab-ı Ali baskını, Mahmut Şevket Paşa'nın öldürülmesi, bu olay bahane edilerek muhaliflerin içeri alınması idamlar ve sürgünler.
Bu olaylar zincirinde Ahmet Kerim muhalif bir gazete yazarını temsil eder. yakup kadri döneme onun penceresinden bakmamızı ister. Roman'a uydurmak için Ahmet Kerim'in başından bir gönül işi geçirir. İttihatçı bir ağabeye sahip bir kızla flört eder Ahmet Kerim, kız Ahmet Kerim'i evine çağırır, Ahmet Kerim gelince bunun İttihatçıların Ahmet Kerim'i öldürmek için bir oyun olduğunu kızın da bu oyuna ortak olduğunu öğrenir. Evden kız sayesinde kurtulur ancak kızdan nefret etmeye başlar. Bu sefer kız vicdan azabı çeker ve bu azap yüzünden intihar eder. İntihardan sonra Ahmet Kerim vicdan azabı çeker. Bu olayların da Ahmet Kerim'e etkileri ile birlikte Yakup Kadri Ahmet Kerim'e sık sık psikolojik tahlil yapar. Ona iç diyaloglar yaptırır.
Kitabı bitirdikten sonra 21. yüzyılda yaşayan bir Türk genci 20. asrın başlarında siyasi vaziyetimizin ne derece ayaklar altında olduğunu, basit hükümet ve asker darbelerinin politik hayatı belirlediğini, muhaliflerin nasıl bir fikir birliği içerisinde olmadıklarını ve muhaliflerin arasında hainlerin de azımsanamayacak kadar çok olduklarını, Türk devleti son nefesini vermeye hazırlanırken dışişlerimizin dünya kamuoyunca nasıl ciddiye alınmadığını net bir şekilde ve acı da olsa anlar. Ayrıca İttihat-Terakki doğrusuyla -daha çok- yanlışıyla kurumsal ve hükümet olarak yaptıkları baskıcı ve dikta yönetimi ile ve iç-dış politika unsurlarıyla anlatılır. Ayrıca Talat, Cemal Paşalar ve Ziya Gökalp kişi olarak romanda geçerek İttihat- Terakki'yi kişi bazında da anlamamıza yardımcı olur.
Ahmet Samim cinayetinin (Haziran 1910) az öncesinden başlayıp Mahmut Şevket Paşa cinayetinin (Haziran 1913) az sonrasına kadar olan dönemin İstanbul'undaki siyasi çekişmeleri İttihatçılara muhalif bir gazete yazarının (Ahmet Kerim) üzerinden anlatan bir portreleme çalışması. Yakup Kadri genel olarak sıkıcı ve albenisi olmayan bir dile sahip ama kitap yine de 40-50 sayfadan sonra okuyucuyu bağlıyor, hele de döneme ilginiz varsa. Yazar İttihatçıların Türk siyasetine bulaştırdıkları bütün zehri ortaya koyuyor ama bunu yaparken muhalefetin kişiliksizliğini, yüzeyselliğini, amaçsızlığını, beceriksizliğini de mahkum ediyor. Ben benzeri bir havayı muhalefetin tam içinden konuşan Refik Halit'in anılarında da almıştım; sanki herkes aslında o dönemin esas sahibinin ve esas aktörünün yine de İttihat ve Terakki olduğunda mutabık gibi, tam bir hegemonya olduğu anlaşılıyor. Yalnız Yakup Kadri'de, Refik Halit'ten farklı olarak şöyle bir durum var: bu romanı 1927 yılında, yeni Cumhuriyet'e gönül bağlılığı duyan, yeni Cumhuriyet'in, bu anlattığı dönemdeki çürümüşlüğü çözüp ortadan kaldırmış olduğuna inanan biri olarak yazmış. Hak geldi, batıl zail oldu gibi bir noktadan konuşuyor. Bu yüzden İTC'ye ve muhalefete yönelttiği eleştirilerde bana kof gelen bir ufuksuzluk gördüm ben. Ufku cumhuriyetin Türkçülüğü, milliyetçiliği ve koyu ahlakçılığı ile sınırlı. Bizim o tohumdan çıkmış olmaktan kaynaklı sorunlarla hala bugün bile güreştiğimizi, kendisinin (en azından bu romanda) geride bırakılmış saydığı şeylerin gitmiş falan olmadığını görmesini isterdim.
Yakup Kadri’nin dilini çok yavan bulurum. Yazdığı metinler akıcıdır ama edebiliği belli bir seviyenin üstüne asla çıkmaz. Ama romanlarını tarihsel açıdan çok önemli görüyorum. Diplomatlık da yapan Yakup Kadri, en tanınan Kadroculardan. Kadrocular, Cumhuriyet ve kemalist rejimin mobilizasyon sürecini entelektüel olarak da yerine getirmek isteyen bir grup. Hatta biraz indirgemeci davranarak romanlarının en temel işlevi budur diyebilirim. Bu romanında da bir İttihat panoraması çizer. İstanbul’da yaşanan terör dönemidir adeta. Yazarın fikirlerine katılsam da katılmasam da çok değerli bir roman.
Yakup Kadri'nin bu romanını ben bir belgesel edasıyla okudum. Aslında izledim desem yeri var. Çünkü belgesel izlenir, okunmaz. Sadede geleyim...
Roman, İttihat ve Terakki muhalifi, gazeteci Ahmet Kerim'in penceresinden, 31 Mart olayından sonra Osmanlı'da yaşanan iktidar-muhalefet çekişmesini, tarihi gerçekçi bağlamda ele almaktadır. Ele alıyor, anlatmıyor. Çünkü yazarımız burada o dönem yaşananları tanıklarıyla resmen irdelemiştir. Bakınız; gerçekçi değil, ''tarihi gerçekçi'' diyorum. Roman sonundaki ekler kısmında bulunan romana yapılan eleştiriler başlığı altında Hüseyin Cahid'in yaptığı değerlendirmede; '' yazarın bir edebi eser yaratmaktan çok tarihi bir belge oluşturduğu söyleniyor.'' Yani ben o yorumu çıkardım bu değerlendirmede.
Romana dönersek; Ahmet Kerim muhalif bir gazetecidir. İktidarda bulunan İttihat ve Terakki'nin faaliyetlerine, yaptığı zulümlere, suikastlere vs. karşıdır. Aynı amacı takip eden Ahmet Samim ile de dosttur, başkahramanımız. Tabii Ahmet Samim 1910 yılında ve ondan sonra 1911 yılında Sadrazam Mahmut Şevket Paşa öldürülüyor. Romanda bu iki cinayetten sonraki zaman dilimi olan 3 yıl anlatılıyor. Bu dönemde yaşanan iktidar-muhalefet kavgası toplumun sorunlarından çok uzakta, ciddiyetsiz bir post kavgasından başka bir şey değildir. Ordu güçsüzdür ve dibine kadar kafasını siyasetin içine gömmüştür. Ülkenin hiçbir sorununa somut çözümler getirilemiyor, dış borçlar artmakta ve bu durumdan kurtuluşun ilacı da Batı'da aranmaktadır. İktidar için çatışanlar şahsi menfaatler peşinde ve onların da ipleri Batı'nın elindedir. İttihat ve Terakki'nin çirkin siyasi oyunları, özellikle kendilerinin baskı '' İstibdad devri'' diye eleştirdiği II. Abdulhamit'ten daha baskıcı olmaları, düşünce yoksulluğu, kaba gücü normal sayan yönetim anlayışları, acımasız bir biçimde eleştirilmiştir. Öte yandan burada muhalefet de ikiyüzlülüğü ve çıkarcılığıyla kıyasıya eleştirilmiştir. Yani aslında İttihatçılar ve onlara muhalif olanlar bir madalyonun iki yüzünden başka bir şey değildir. Yazarımızın bu kanısı çok önemlidir ve tarihsel bir belge niteliği taşımaktadır. Bu dönemde toplumda her zaman bireysel çıkarcılık öne çıkması, siyasi çatışmaların toplum sorunlarına çözüm getirmemesi, imparatorluğun parçalanışındaki Batı'nın etkisi, kendilerine bahşedilen ''kurtarıcılık'' gayesinin farkında olmayan bir kuşağın dramı anlatılmıştır. İnsana ait tutku, duygu, düşünce ve özlemlerin yozlaşması; kardeşliğin düşmanlığa, sevginin sevgisizliğe dönüşmesine yol açmıştır. Hatta Ahmet Kerim'in sevdiği kız olan Samiye'nin akrabası, Şerife Hanım'ın Samiye'yi kullanarak Ahmet Kerim'in iyi niyetini suistimal etmesi bu duruma örnek gösterilebilir. Ahmet Kerim, bir süre muhalif isimlerle irtibat olmak zorunda kaldıktan sonra Sadrazam Mahmut Şevket'in öldürülmesi suçundan, muhaliflerle birlikte içeri atılır. Bekirağa bölüğünde, suçsuz ve haksız yere içeri atıldığını düşünerek, hayatının son evresine geldiğini düşünür. Burada idam korkusunu iliklerine kadar hisseder. Bir ara ittihatçılardan Cemal Paşa ile de görüşmüş olması bu korkuyu onda daha çok arttıracaktır. Ahmet Kerim bu iç muhasebe süresince tüm suçu yaşadığı döneme ve neslinin tarihine, talihine yükler. Burada Sırf hürriyete yapılan baskıya karşı koymak ve kişiliğini satılığa çıkarmamak için muhalefete geçen Ahmet Kerim, birdenbire kendini aralarında hiçbir öz ve niyet birliği bulunmayan, Halil Paşazade Ömer Beyler ile Necip Mollaların Neşet Paşalar'ın, Saim Efendiler'in içinde bulur. Ahmet Kerim buradan sürgüne Sinop'a gider ve orada iyice kendini kaybeder. Burada içkisiz yaşayamaz hatta alkolikliğinden elleri titrer ve anasına mektup bile yazamayacak hale gelir... Ahmet Kerim hayatında çok darbe almıştır. Bunlardan birisi Samiye'nin kendisini intiharı ve yaptıklarıdır. İkincisi ise Sırrı Bey'in aslında İttihat ve Terakkicilerin hesabına çalışmış olmasıdır.
Romanın Birikim Yayınları, 1978 basımını okudum. Baskıyı hazırlayan Atilla Özkırımlı'dır. Romandaki olay örgüsü bir tarih kitabı edasıyla kronolojik olarak sıralandırılmıştır. 14 bölüm vardır. Romanın dili o baskı olmasına rağmen oldukça sade ve akıcıdır. Önsöz kısmında Yakup Kadri'nin ilk basımından sonra romanı tekrar yazdığı yani ilk baskıdaki ağır üslubu düzelttiği söylenmektedir. Okurken büyük keyif aldığımı söyleyebilirim ancak bu roman daha çok tarihi romandır. Hatta bunun da ötesinde çok da roman özellikleri taşımamaktadır. Bunu ben söylemiyorum, dönemin edebi ustaları söylüyor. Aynı zamanda bu eleştirileri kitabın ekler kısmında bulabilirsiniz.
This entire review has been hidden because of spoilers.
📌 "Türk Milleti'nin kafası değişmeden siz ona istediğiniz idare şeklini verin, boşuna . . . " diyorlar. Monşer, bir kere daha anladım ki, milleti yapan hükümetler değil, hükümeti yapan milletlerdir. . . 📚📝✒️ İlksöz: Özgürlük de zor mücadelesi de...
Abdülhamid tahttan indirilmiş, ikinci meşrutiyet ilan edilmiştir. Uzun süren baskı yönetiminden bunalan insanlar hem meşrutiyeti hem de meşrutiyeti getiren ittihatçıları büyük bir coşku ile karşılar. Ama kısa sürede hava değişir. Padişah yanlıları ittihatçılara karşı birleşir, güçlü bir muhalefet oluşturmaya başlar. İttihatçıların kendi aralarında yaşadıkları makam çatışmaları, düştükleri fikir ayrılıkları, ordudaki ayrışmalar, ülke içindeki özellikle Balkanlar'daki milliyetçilik akımları dolayısıyla yaşanan sıkıntılar derken muhalefet günden güne artar. Kısa sürede dönen rüzgar sonucu özgürlük için gelen ittihatçılar baskıcı olur çıkar. Muhalefeti susturmak için her yol denenir, önce ikna edilip kendi yanına çekilmeye çalışılır, direnirse takip edilip korkutulur, tavrı değişmezse....
Yakup Kadri, İttihat ve Terakki'nin yönetimde olduğu dönemi muhalif gazeteci Ahmet Kerim'in gözünden aktarır. Gerçek kişi ve olaylarla iç içe geçmiş bir romandır Hüküm Gecesi. Dönemin önemli kişileri ile Ahmet Kerim'in yolları bir şekilde keşişir, önemli olayların içinde bulur kendini Ahmet Kerim. Okuyucu olarak dönemin tanıklığını yapar, Osmanlı'nın son yıllarını içerden izleriz.
Yorgun Savaşçı okuması sonrasında planladım Hüküm Gecesi'ni okumayı. Yorgun Savaşçı'da, kurtuluş mücadelesine karşı oluşan tepkinin merkezinde halkın ittihatçı subaylara karşı tutumu gösterilmişti. Bu ittihatçı nefretinin gerekçelerini bulmaktı bu okumanın gerekçesi. İttihat ve Terakki konusunda bilgisiz değilim ama bunu arttırmak adına bir de Yakup Kadri'yi dinlemek istedim. Gerçi halk üzerindeki etkisinden çok Ahmet Kerim özelinde muhalefet ve basın üzerindeki baskıyı gördüm ama bu da kıymetli benim için.
İttihat ve Terakki, dönemi, yaşananlar belki de yakın tarihimizin en tartışmalı konuları. Yakup Kadri ittihatçıları eleştiren bir bakış açısıyla hikâyeyi aktarırken oluşan karşı cephenin de kusurlarını sayar. Örneğin "İttihat ve Terakki aleyhtarlığı altında bir inkılap ve bir yenilik düşmanlığı gizlenmekte" der. İttihatçılara karşı olsun da kim olursa olsun diye oluşan Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın bu durumunu eleştirirken "Hepsi de ağızdan "Osmanlıyız" diyordu ama, gönülden, Osmanlı Devleti'nin yıkılıp dağılmasından başka bir şey dilemiyordu.", der. . Nitelikli bir tarihi roman Hüküm Gecesi; Aktardığı olaylar, olayların ve kişilerin nitelikli analizleri, her iki tarafın olumsuz yanları, tüm bunların kıymetli değerlendirmeleri. Tarihi roman sevenlere tavsiye ederim. Tarih, romanlardan öğrenilmez tabii ki ama nitelikli kişilerin yazdığı tarihi romanlar yazarın kendi düşüncesi ekseninde olsa dahi döneme ve olaylara birçok farklı açıdan bakmayı, sorgulamalar yaptırmayı sağlıyor. Kitapla. Sağlıcakla. . . . Sonsöz: 📌 lşte Türk milletinin en büyük derdi: Kendi ululuğunu, kendi heybetini, bünyesindeki o eşsiz dayanma kabiliyetini bilmiyor. Kahraman adalelerini beğenerek seyredeceği yerde onun üstündeki paçavralara bakıyor. 'Eyvah, ben bu muyum?' diyor. Hayır, sen bu değilsin? Sen bu paçavraların altındaki adalelersin! Bu sözü ona kim söyleyecek? Kim ona 'Hayır, sen bu değilsin!' diyecek! lşte ben, bunu söyleyecek adamı dört gözle bekliyorum. . . .
“Halbuki fahişenin verdiği aşk ne derece samimi ise gazetecinin söylediği hakikat de o derece doğrudur.”
“Gerçekten, bir insan için hürriyetten daha tatlı bir şey yokmuş; insan haklarının en kutsalı hürriyetmiş! Ahmet Kerim, bunu şimdiye kadar felsefi veya edebî bir sözden ya da tehlikeli bir hayalden ibaret sanmış, düzenli bir cemiyette yaşayan bir fert için hürriyetin pek de lüzumlu olmadığını düşünmüştü. Meğer hürriyet yemek, içmek, soluk almak, ağlamaz ve gülmek kadar tabiî ihtiyaçlardan biriymiş. Ahmet Kerim bu ihtiyacı ilk defa olarak kendi etinde, kendi kemiğinde duyuyor ve bütün varlığı güneşe doğru dal budak salan bir ağaç gibi kollarını hürriyete, bu görünmeyen sevgiliye doğru uzatıyordu. Gerçekte, tabiat için güneş ne ise cemiyet için hürriyet oymuş! Bütün insanlar onun aydınlığında, onun sıcaklığında gelişip serpilir, bütün zekâlar, ruhlar ve bütün enerjiler ancak hürriyetin ışığında gelişebilirmiş!”
“Gerçekten, hayatta bir insan için hangi hal, bir başkasına dert anlatamamaktan daha güç, daha çetin, daha sarp ve daha acıklı olabilirdi? Tanrıya dua ediyorsunuz, kabul etmiyor; hâkime yalvarıyorsunuz, dinlemiyor. Sevgiliye ağlıyorsunuz, gülüyor. Nereye gitmeli? Kime baş vurmalı? Ah zavallı insan tabiatın ve cemiyetin ortasında ne kadar da yalnız ve çaresizdir...”
“Bir hastalıktan mutlaka bir ameliyatla kurtulacağını bilen bir insanın o ameliyat saatini bekleyişi gibi Ahmet Kerim de ölüm saatini öyle bir telâş, öyle bir heyecan ile bekliyordu. ‘Aman, bir an önce olsun da, kurtulayım!’ diyordu. Çünki, en müthiş olan şeyin ölümün kendisi değil, ölüm korkusu olduğunu görüyordu.”
Yakup Kadri okuma serüvenimin 5. kitabı Hüküm Gecesi oldu. Bazı sebeplerden dolayı dört günlük bir süre zarfında bitirebildim. Açıkçası diğer romanların verdiği tadı sürükleyicilik bağlamında bu kitapta ben yakalayamadım. Oysa kitap oldukça ilgi çekici bir konuyu anlatıyor: II. Meşrutiyet yılları, İttihat ve Terakki ile Hürriyet İhtilaf çekişmelerini; gerçek ve roman karakterleriyle harmanlanmış bir dönem cereyanını. Ahmet Samim gibi muhalif bir gazetecinin suikaste kurban gitmesiyle onun arkadaşı genç gazeteci Ahmet Kerim’in başına gelenlerle kurgulanan bir roman. Kimler kimler yok ki? Enver Paşa’dan Ziya Gökalp’e kadar onlarca kişi. Ana karakterimiz Ahmet Kerim adında genç daha otuzuna basmamış birisi. Yazar onun psikolojisine dair birçok tetkik yapıyor. Kerim'in ruh dünyası kendisine yabancılaşmış fakat başkalarının ona biçtiği rolü ustalıkla oynayan bir hâl. "Her şeyin zıddına yürü; hattâ kendi zıddına bile!.." ifadesinde vücut bulan Kerim, toplumun fikir cereyanlarına uzak, onu derinden hisseden fakat rolü gereği bunu ortaya koyamayan, koysa da hep geri adım atan bir tip.Kerim, sevdiğinin-Samiye- ona kurduğu oyun neticesinde karşılaştığı ölümün karşısında cesaretini en son kısımda yitirecektir. Çünkü boşlukta çırpınan bir insan hüviyetindedir artık. Hüküm Gecesi kısmında adeta bir iç hesaplaşmaya girerek kendinin ve cemiyetin bir sahtekarlık, ikiyüzlülük abidesi olduğunu ve şöhretin gelip geçici bir şey olduğunu söyler. Sonrasında ise "büyük ölüler"in kıymeti üzerine düşünür. Kerim'in Sinop'a sürgün olmasıyla birlikte roman sona erer.
Hüküm Gecesi / Yakup Kadri Karaosmanoğlu... Müthiş bir kitap. Hükmüm o'dur ki; YKK'nın en önemli eseri kabul edilen "Yaban" dan bile iyi olabilir. 2. Meşrutiyet devrinin 31 Mart olayından sonra Mahmut Şevket Paşa suikastine kadar olan kısmını genç bir osmanlı aydını üzerinden anlatıyor. Bu öyle bir karakterdir ki her devirde karşılaşılır, günümüzde de çok sık rastlıyoruz. Ama tespitler ve ispatlar o kadar güzel yapılmış ki hayran olmamak elde değil. Bu genç aydın, zayıf karakteri, ukalalığı, kendini beğenmişliği ve aynı zamanda içten içe kendine düşman olması ile ittihat ve terakki'nin azılı muhaliflerinin arasındadır. Roman olayları ittihatçıların düşmanlarının bakış açıları üzerinden akıtıyor. Bunu yaparken de ittihatçıların hatalarını, açmazlarını, hukuksuzluklarını verirken azılı düşmanları olan vatan hainliğine varacak derecede (ki sonradan Kurtuluş Savaşı devrinde çoğu açıkça vatan haini olmuştur) kaypak, karaktersiz, çıkarcı kısaca leş çevreleri ortaya müthiş bir açıklıkla seriyor. Romanın baş karakteri Ahmet Kerim aslında kesinlikle bir vatan haini liboş satılmış çıkarcı vs bir insan değildir, mahvına giden bu yola onu savuran en başta değindiğim karakter zaafiyetleridir.
Bu kitaba denk geldiğim için çok mutluyum ama. Yine yeniden bana Osmanlı’nın son zamanlarını ne kadar az bildiğimi gösterdi. Oysa tüm bunları lisede okuyup öğrenmiş olmayı dilerdim. Asla hayalimdeki gibi bir eğitim alamadık diye hayıflanıyorum sıklıkla. Osmanlıca, Latince, Farsça ve ayrıca başka güncel dilleri öğrenebilir, ekonomi, psikoloji dersleri alabilirdik. Oysa İngilizce’yi zor öğrendik, Felsefe görmedik bile! Bizi hayata hazırlayan sisteme bak! Bir de bizi zorla okulda tutuyorlardı, bizi zaptetmekten başka bir işe yarıyor muydu acaba?
📕Neyse işte bir yerlerden toparlamaya çalışıyor ve otuz beş yaşında yüz sene önce ülkenin durumunun başka bir biçimde “imkansız” olduğunu görüyorum. Dönüp dolaşıp aynı yere mi geliyoruz, yoksa tam da öğrenmediğimiz ve öğretmediğimiz için asla aşamadığımız bir gölge mi bizi takip eden bilmiyorum.
📚 Özellikle tarih sevenler için keyifli bir okuma olacağına eminim.
Belki ortaokuldaki edebiyat derslerinde zorla okutulmasından mı kaynaklandı bilemiyorum ancak Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun tarzı oldum olası hoşuma gitmiyor. Anlamsız tanımlama ve karşılaştırmalar, gereksiz uzun ve akışa çok da uygun olmayan betimlemeler, kısıtlı gözlem ve değerlendirmelerle yapılan ideolojik çıkarımlar, vs. vs. Bu kitapta da bunların tamamı mevcuttu. Dönemin siyasi iklimini yansıtması ve gerek ittihatçılara gerekse muhaliflere yapmış olduğu örtük eleştiriler yerinde ve kitabın bana göre güçlü yanları. Benzer şekilde romanın kahramanı Ahmet Kerim'in birlikte olduğu gruplara ve hatta kendi düşüncelerine yönelik sorgulamalarını okumak keyifli ve ufuk açıcıydı.
Benim gibi siyaseti yaşayan biri için oldukça ilginç bir kitap. İttihad ve Terakki iktidarının günümüz istibdatı arasındaki paralellikler hem ürkütücü hem de göz açıcı. Ben keyifle okudum. Kitabın dili gençlere ağır gelebilir ama ben pek sevdim.
Ahmet Kerim oldukça ilginç bir karakter ama romanın sonuna doğru olanlar dikkati onun üzerinden daha çok dönemin siyasetine yöneltmiş ve beni bir miktar boşlukta bırakarak şaşırttı. Yine de erken Kemalist kadroların dünyaya bakışlarını, çalkantılı İttihad ve Terakki yıllarını anlamak açısından iyi bir roman.
Karaosmanoğlu'nun en sevdiğim romanlarından biri daha. Kitapta bahsi geçen dönemi bizzat yaşayan Karaosmanoğlu, romanın kurgusunu da tarihe uygun olarak yapmış. Bence edebi olarak bir şaheser olmasa dahi okunabilecek, dönemin siyasi konjektürünü anlamak ve fırkacılığın İmparatorluğu nasıl bir hâle soktuğunu anlamak için okumaya değer olduğunu düşünüyorum. Yalan yok kitabın sonlarına doğru çokça sıkıldım. Sanırım bunda Mahmut Şevket Paşa suikasti sonrası biraz daha hareketli bir şeyler beklememden dolayıydı.
ahmet kerim'den nefret ettim. yani bir dönem panaroması olmasa katlanılır bi şey değil. günümüz -afedersiniz- ılık götlü muhalifleri ile ahmet kerim arasında bi fark yok. hiçbi politik hat kurmadan, hatta dahil olmadan, sırf her şeyi eleştireyimci, hiçbir işin ucundan tutmayan, işi gücü tweet atmak ve gözaltına alındı mı dünyanın sonu gelmişçesine mücadeleden soğuyan kim varsa... ahmet kerim bunların aynısı
"Hürriyet; Rıza Tevfik abuk sabuk söylenip dursun diye mi? Hürriyet; Boşo Efendi Türk'ün yüzüne tükürsün diye mi? Hürriyet; Kâmi'ye şiir okutturmak, hürriyet; Ali Kemal'e dünyanın en basit, en bayat en harcıâlem gerçeklerini tekrar ettirmek için mi? Adam sen de! Bunlar söylense de olur, söylenmese de olur. Hattâ söylenmese daha iyi olur."
İttihat ve Terakki dönemine dair bir roman. Çoğu zaman ittihat ve Terakki’yi eleştirdiği, kimi zaman ise hak verdiği bölümler var. Bu döneme dair İttihat ve Terakki’ye karşı muhalif cephede yer alan ama muhalefetin merkezindeki Hürriyet ve itilaf fırkası’na da bir o kadar muhalif olan bir tarafta olduğu anlaşılıyor. Okunası bir siyasi ve tarihi bir roman
Iki beceriksiz yönetimin altında, zaten son demlerini yaşayan bir devletin yıkılışı. Siyâset kişisel hırsların çarpıştığı bir arena mıdır? Gerçekten mi? Kitaba göre kesinlikle öyle. Sanırım bu konuda ikna edici. Söz konusu dönemi daha iyi anlatan kitaplar edinilmeli.
2. Meşrutiyet, Balkan Savaşları, Hürriyet ve İtilaf ile İttihat ve Terakki mücadeleleri, Bab-ı Âli baskını, dönem gazeteciliği, iktidar ve muhalefet hali ile bunun halktaki yankıları için muazzam örnekler gösteren bir dönem romanı...
This entire review has been hidden because of spoilers.
Türk politikacılarının değişmeyen karakterini anlamak için şiddetle tavsiye ederim. Yüzyıldan fazla zaman geçmiş Meşrutiyetin ilanından bu yana ama pek değişen bir şey yok ne yazık ki.
Yakup Kadri romanları için hep söylendiği gibi, tam bir panorama. Zaman zaman sosyal tarih tadında. Erdem Akakçe'nin renkli ve canlı seslendirmesiyle dinledim.
Bir asırdan uzun bir süre önce bu topraklarda ne yaşanmışsa şimdi de üç aşağı beş yukarı aynı şeyler yaşanıyor. Cidden yazıklar olsun, nasıl kurtulacaz bu girdaptan???
Muhtelif anakronik hatalar dışında neredeyse tarih kitabı niyetine okunacak bir kitap. Dönemi merak edenlerin katiyen okuması gereken bir kitap. Tarih severlere şiddetle tavsiye olunur.