Siz demiyor muydunuz, 'İnsanın düşünce serüveni, öğrenme serüveni; bilinen şeylerden bilinmeyene doğrudur çocuklar' diye? Bilinenlerin arkasındaki irade ne diye sordum; yüreğime sorular sordum hocam... İnsan yüreği hangi yasalara uyar hocam? 'Yerçekimi Yasası'na mı? 'Normal şartlar altında; aynı nedenler, aynı sonuçları doğurur yasası'na mı? Ya insanın yasaları? Yüreklere hükmedebilen yasalar mı? Neyim ben? Sordum yüreğime ve yüreğimde; doğuma da, ölüme de güçlü bir karşılık verme açlığı gördüm.
Huzur veren, dinginlik veren bir karşılık!
Yaşamı aşan, aşkın bir karşılık...
Bu karşılığı aradım ve sonunda herşeyi Yaratan'ın, herşeye belli bir karşılık da koyduğunu anladım.
İşte benim arkamdaki karanlık güçler bunlar. Başörtümün altındaki örümcekler bunlar hocam...
bir kitap tuttuğunda kitaba dair röportaj, fikir, yazı kitabın sonraki basımına dahil etmek nasıl bir işgüzarlığın ürünüdür anlamıyorum. sanırım islamcılara has bir kibir bu.
Eserin edebiyatı çok eleştiriye gelmez. Şair ruhlu insanlar, ki İslamcıların yüzde 99'u böyle, roman yazmaya çalışırlarsa ne çıkıyorsa ortaya o çıkmış. Müzikal filmlere benzer, sloganlar ve şiirlerle delik deşik edilen bir düzyazı.
Yalnız burada kötü bir gerçekle yüzleştim. Bir ara bayıla bayıla okuduğum Ömer Faruk Dönmez'in bütün üslubu ve kurgusu bu kitaptan hareket etmiş, daha beteri üstüne bişi de katamamış. Sevgiliyle kurgunun laik heyecanını koruyup ne düşünüyorsan yazmak üzerine. Biraz daha yontma var tabi Dönmez'de, ama tema aynı.
İlk 100 sayfa gerçekten çok samimiydi ve altını çizdiğim yer bile oldu. Sonra biraz "200 sayfadan düşük olursa bundan kâr edemezler" sayfalarına denk geldim, dert değil. Genel itibariyle kaygısında samimi biri tarafından yazıldığı belli oluyor kitabın. Ama garip bir sonu vardı. Özenilmemiş. "Amaaan çok sıkıldım bitsin artık, mutsuz da olmasın son" derken inandırıcılık biraz gitmiş orda. Dert değil. İslâmcıları savrukluklarıyla sevdik biz, onlardan Nobel almalarını filan beklemiyoruz.
"Karincayı bilirsiniz kardeşler. Karinca, gendüyün iki gati bi dari denesini ıhıla sıhıla delüğe gader daşır... Delüğün ağzına gelür bahar ki delük güççük, dene böy- yük. Gendi gerir delüğe dene dişarda gali işte insan da beyledir. Dünyayı sırtına alır, altında ıhılır sıhılır, iki büklüm olur, delüğe gadeer!.. Gendü girer toprağın altına, dünya dişarda galir... Yazuh oldu karincayaaa... Delüğe girecek, öbür tarafa geçecek şeyleri daşımah lazım... " ironik örneklendirmeler, çarpıcı tespitler, 80 li yılların politik, siyasal ve sosyo kültürel durumunu ortaya koyuşu ve bunu bir roman döngüsüne yedirmesi çok başarılı
Dört elle sarılıyoruz bu kelepir coşkulara, çocukluk özlemi aniden yakalıyor bizi ve savuruyor çekmecelere, eski defterlere, fotoğraflara... Sonra öfkeli sellere dönüşüyoruz aniden, sokakların, şehrin bedevileri kesiliyoruz, arkasından şehrin kusmuklarına dönüşüyoruz, secdeye kapanıyor, ama hissetmiyoruz alnımızdaki kutsal gülleri... Bize biraz kulak kesene bütün hayatımızı takdim ediyoruz, kalplerimizden de ülser oluyoruz, BİZ HEP ÜLSER OLUYORUZ...”