Bugün Sakine'yle iki defa göz göze geldim. Dünyanın en güzel iki ülkesine sahip olduğumu da, karanlık bir han odasından başka bir yer olmadığımı da bugün anladım. Gözlerine mil çekilmiş bir tek gün, gözlerine sürmeler çekilmiş yılların öcünü fazlasıyla aldı benden." "Bir yol nereye gider? diye sordu kendine. İnsan ancak adresi olmayan bir yolcuyu uğurladığında yolların bilinmezliğini keşfediyordu. Giden bir tek yola gidiyor, kalan sayısız pek çok yolun sır dolu düğümlerini çözmeye mahkum oluyordu. Kendisinden ayrılanın ölümün yoluna mı, ihanetin yoluna mı, yoksa tekrar kavuşmanın yoluna mı girdiğini asla bilemezdi insan. Uğurlayan, uğurladığıyla beraber pek çok mesafeye bölünüyordu..."
1969 yılında Erzincan'da doğdu. Atatürk Üniversitesi KKEF; Tarih bölümünü bitirdi. Şiirleri Dergah, poetik yazıları Hece-Edebiyat Dergisi, hikayeleri Hece-Öykü'de yayınlandı. Halen Gerçek Hayat dergisinin Yazı İşleri İşleri Müdürlüğünü yapmaktadır.
Beklentilerimin kat kat üstüne çıkan, tarzıyla beni mest eden bir kitap oldu.
Kitaptaki öykülerin hepsine bir Doğu bilgeliği sinmişti sanki. Okurken çok hoş duygulara kapılmanıza neden oluyor. Hatta Seyyah ibn Battuta'nın kendi ağzından anlattığı öyküsü aklıma Coelho'nun Simyacı'sını getirdi, ki Simyacı kitabını bitirdiğimse müthiş üzülmüştün bir daha çöl-bilgelik kavramlarını, havasını içinde barındıran bir kitap okuyamayacağım diye. Ama işte Sur Kenti birkaç aydır kitaplığımda beni bekliyormuş.
Yazarın hayal dünyanızın kapılarını çalan bir üslubu var. Öykülerin herbirinde Sur Kentine o veya bu sebeple yolu düşmüş insanların hikayelerini anlatıyor bize. Birbirine hem bağımlı hem de bağımsız hikayeler bunlar. Sadece iki öyküde iki kahraman, kendi hikayelerini kendileri anlatıyor. Benim kesinlikle en sevdiğim hikaye 'Sakine'nin Mil Çekilmiş Gözleri' hikayesi oldu. Öykü bittiğinde çok sarsıldım, çok acıdım Sakine'ye, sinirlendim...
Velhasılı, ben bu öykü kitabını çok sevdim sevgili dostlar. Fırsat bulduğunuzda siz de okuyun isterim. Kalın sağlıcakla 🙌🏼
ali ayçil'in okuduğum ikinci kitabı. kelimeleri kullanışı ve cümle kurguları ile beni benden almış başka diyarlara götürmüştür. ali ayçil'in birkaç defa internette fotoğrafını görmüştüm. fakat kitabını okudukça onun zihnimdeki fotoğrafının kaybolduğunu hissettim. bunun nedeni kitap ile okur arasından çekilmesi olabilir belki. bu kitabı hoşuma gitmekten öte beni çok etkiledi. özellikle sakine'nin hikayesini bitirdiğimde kendime gelemedim. hele hikayesinin son cümlesini okuduğumda başıma ağrılar girdi: "gözlerine mil çekilmiş bir tek gün, gözlerine sürmeler çekilmiş yılların öcünü fazlasıyla aldı benden."
sonunda hikayeci beni dağın en tepesine gönderilen kişi gibi bıraktı. geride tüller arkasında gördüğüm şehir hayali.
ali ayçil güzel insan. okuyalım, okutalım.
ayrıca not: uzun zamandır ayraç kullanmadan, sayfaları zihnimde tutarak okuduğum kitaplardandı.
bir kitabı hem beğenip hem eleştirebiliriz diye düşünüyorum. öyle yapacağım çünkü. TRT'nin Tabii uygulamasında Modern Doğu Masalları adlı bir dizi seyretmiştim. kitap diziyi hatırlattı bana. biraz da Binbir Gece Masalları'nı. her hikaye bir önceki ile dolaylı yoldan bağlantılı. ama aynı zamanda hepsi bağımsız bir hikaye. tabi bir de hepsi Sur Kent sakinlerinin hikayeleri. değişik hisler bıraktı kitap. önce diline adapte olamadım. sonra mantığı anlayınca sevdim. ama sonra hikayelerde bir yavanlık fark ettim. anlatılan olaylar tam kurgulu değil gibiydi. giriş ve sonuç vardı ama sanki gelişme yoktu. olaylar hızlı oluyordu. bütün bunları düşünürken bir baktım Dilber Makbule hikayesine gelmişim ve bu en uzun hikaye aslında kitabın özeti. kitaptaki bütün hikayeleri özetlemiş yazar burada. sonra bir baktım kitap bitmiş zaten. değişik bir hikaye tarzı. bana iyi geldi. sevdim genel olarak.
”Anladım ki; kalbinden uzak düşenin kalbini üfleyip, onu yeniden içimize konduran kuş nefesi vardır. Bu sıradan hikâyemi, benden yüzyıllar sonra gelen biri benim gibi duyarak anlatsın isterim. Desin ki; cevher kararmadıkça, her hayat için tetikte duran bir mucize vardır”
Bazı kitaplar döne döne okunmak içindir ya, Sur Kenti Hikâyeleri öyle kitaplardan benim için. Bir anda rafta gözüme ilişti, "ne güzel kitaptı, yine okuyayım" dedim, yine çok sevdim. Keşke Ali Ayçil başka öyküler de yazsa. :)
Bir hikayesini okuyarak tanıştığım Ali Ayçil' in yazım dili daha kitabın ilk sayfalarından itibaren bana keyif verdi. Sanki sayfaları siz okumuyorsunuz, başka birisi yanınızda tatlı tatlı hikayeleri anlatıyor. Hem de sizi hiç yormadan...
Daha önce Ali Ayçil okumuş ve sevmiş olmama rağmen sebepsizce düşük beklentiyle başladığım bu kitabı oldukça keyif alarak, yüzümde bir tebessümle okudum çoğu zaman. Sur Kenti sakinlerinin hikayelerini okuyoruz kitapta. Yazarın da başta belirttiği gibi hem birbirinden bağımsız hem de birbiriyle ilintili hikayeler. Bir yandan bilge bir ustanın çırağına öğüt verişi gibi kıssadan hisse tadında hikayeler okurken bir yandan da insana, insanlığa, yollara, gitmeye, gidememeye dair güzel hikayeler, güzel cümleler, güzel kelimeler okuyoruz. Hikayeciliğini sevdim Ali Ayçil’in. En sevdiğim hikaye ‘Kendi Dilinden Hüsrev’in Anlattığıdır’ hikayesi oldu.
“Bütün çocuklar gibi ben de ilk ‘anne’ dediğim anı hatırlamıyorum. Ama beni içlendiren, dünya meşgalesinin yorduğu annemin de o anı hatırlamaması. Bir annenin unutkanlığının bir çocukta açtığı yarayı hiç kimseye anlatamadım. Kendimi, sürekli kendimden uzak bir yerde aradıysam bundandır. … “
“Cevher kararmadıkça, her hayat için tetikte duran bir mucize vardır.”
Dili nahif, güzellikler ve kahramanlar doğu edebiyatından çıkmış. Her kahramanın hayran bırakacak bir yanı, hayran bırakmıyorsa da güçsüzlüğünden gelen bir gücü vardı... Hataları... Üzüntüleri... Aşkları... Kısa ama uzun bir hikaye. Mesela şunun gibi: ‘Ne günlerin uzunluğundan haberleri vardı, ne de yılların kısalığından. ‘ * teşekkürler...
Okuduğun kitapları kayıt etmek bu nedenle önemli normalde kitabın bu baskısını okumuştum. Ama birde İletişim yayınlarından çıkanı alıp okudum. Hadi sevsem fazla fazla olmasına yanmayacağım.
Fuarda çalışırken şöyle bir baktığım, içeriğini pek beğenmediğimi sanarak bıraktığım bir kitabın yorumuyla geldim. Ee kitabı beğenmemiştin, ne oldu da okudun derseniz, şair bir hocamın tavsiyesi ile kitaba bir şans verdim.
Ya da o bana kapılarını açtı.
Sur Kenti Hikâyeleri, Sur adlı şehirde yaşayan insanların zincirleme öyküleri ile bizi o topraklara sürüklüyor. Kurgular, şehrin o Orta Asya ve Binbir Gece havasını aktarmakta o kadar başarılı ki egzotik Arap gecelerinin birinde konukmuşsunuz hissiyatı uyandırıyor. Öyküler git gide büyüyor ve sizi sarıyor. Ben çok beğendim, karakterlerin birbirlerinin hayatlarına dokunmaları, son öyküde hepsinin nasıl da tek bir karakterle tamamlandığını okumak çok güzeldi.
Dil akıcı, anlatım masalımsı bir güzellikte. İyi ki ikinci defa elime almışım bu kitabı. Bazen ikinci şansı hak edenler de oluyor demekki.
Kitap, Sur Kenti'nde yaşayan sarrafından seyyahına, demircisinden dilberine, nalburundan nakkaşına, farklı karakterlerin, bir biri içine geçmiş hikayelerine yer veriyor. Devrik cümlelere sıkça rastlanan kitapta, yazarın şiirsel ve akıcı bir dili var. Lakin, kitabı okurken, bazı hikayelerin sadece giriş ve sonuç bölümlerinden oluştuğu, gelişme bölümlerinin çok zayıf kaldığı izlemine kapılabilirsiniz.
Sakine hikayesi ile kalbimde ve aklımda kalmayı başarmış Ali Ayçil ile tanışma kitabım. Yazarın tadı İhsan Oktay ile aynı hisleri bıraktı bende. Güzel kitap
Ali Ayçil’in ismini yeni duydum ve ilk kez okudum. Geçen yıl övgü toplayan Karşı Roman’ı ile birlikte bu kitabını da geçenlerde almıştım. Sur Kenti Hikayeleri birbirlerine bağlı metinler. Masalsı, Binbir Gece Hikayeleri kıvamında, eski dönemde geçen Doğu hikayeleri. Bu yönüyle çağdaş edebiyatımızda da örnekleri olan (İhsan Oktay Anar, Engin Türkgeldi gibi) bir türde. Türünün de iyi bir örneği. Güçlü bir dili var. Ayçil’in atmosfer kurmada, hikaye anlatmada yetenekli olduğu da belli. Özetle dikkate değer bir kitap.