Türk edebiyatının özgür sesi Sabahattin Ali’nin üç bölümden oluşan bu kitabı okuyucuyla buluşuyor. İlk bölüm olan Kağnı’da Kağnı, Gramofon Avrat, Duvar, Pazarcı, Düşman gibi öyküler, ikinci bölüm olan Ses’te Ses, Köpek gibi öyküler ve son bölüm olan Esirler’de de Ali’nin kaleme aldığı oyunlar yer alıyor.
Sabahattin Ali (February 25, 1907 – April 2, 1948) was a Turkish novelist, short-story writer, poet, and journalist.
He was born in 1907 in Eğridere township (now Ardino in southern Bulgaria) of the Sanjak of Gümülcine (now Komotini in northern Greece), in the Ottoman Empire. He lived in Istanbul, Çanakkale and Edremit before he entered the School of Education in Balıkesir. Then, he was transferred to the School of Education in Istanbul, where he graduated in 1926. After serving as a teacher in Yozgat for one year, he earned a fellowship from the Ministry of National Education and studied in Germany from 1928 to 1930. When he returned to Turkey, he taught German language in high schools at Aydın and Konya.
While he was serving as a teacher in Konya, he was arrested for a poem he wrote criticizing Atatürk's policies, and accused of libelling two other journalists. Having served his sentence for several months in Konya and then in the Sinop Fortress Prison, he was released in 1933 in an amnesty granted to mark the 10th anniversary of the declaration of the Republic of Turkey. He then applied to the Ministry of National Education for permission to teach again. After proving his allegiance to Atatürk by writing the poem "Benim Aşkım" (literally: My Love or My Passion), he was assigned to the publications division at the Ministry of National Education. Sabahattin Ali married on May 16, 1935 and did his military service in 1936. He was imprisoned again and released in 1944. He also owned and edited a popular weekly newspaper called "Marko Paşa" (pronounced "Marco Pasha"), together with Aziz Nesin.
Upon his release from prison, he suffered financial troubles. His application for a passport was denied. He was killed at the Bulgarian border, probably on 1 or 2 April 1948. His body was found on June 16, 1948. It is generally believed that he was killed by Ali Ertekin, a smuggler with connections to the National Security Service, who had been paid to help him pass the border.[2] Another hypothesis is that Ertekin handed him over to the security services, and he was killed during interrogation. It is believed he was killed because of his political opinions.
Sabahattin Ali's 100th birth anniversary was celebrated in Bulgarian city Ardino in March 31, 2007. Ali is a well-known author in this country because his books have been read in schools in Bulgaria since 1950s.
One ironic tumbrel story. Desperation on the truck. Is birth certificate too important? Is not it!? Gramofon Avrat: Different belonging! Arabic Hayri and justice. One joke; whatever goes around comes around or poetic justice, isn’t it? One prison wall, just than last regret, suddenly salvation. A tragic last of seller. Apartment: Dram of the father and son. One seller and different worlds. To betrayal to ex friend. A woman trick and changing life. Baglama virtuoso peasant Ali does not find himself when he was song contest in conservatory. End of engineer, dog and shepherd. Emine's sacrifice for his husband Ismail. A moonlit night, Last years of one sick and hungry man. Constanza beauty queen: Do not give up me Gravila... And at final, A stage: Prisoners... Highly recommended.
Sabahattin Ali'nin tüm eserlerini bir an önce okumak istiyorum; ama hemen bitiverecekler diye de çok üzülüyorum. İki öykü kitabından ve bir tiyatro oyunundan oluşan Kağnı, Ses, Esirler'i okumayı da bu sebeple geciktirdim. Ah keşke bu kadar geciktirmeseydim...
Romanlarını hep daha çok sevmişimdir Sabahattin Ali'nin; ancak Kağnı ve Ses'teki öyküler en az romanları kadar etkiledi beni. Esirler oyununu da büyük bir zevkle okudum.
Ajitasyona başvurmadan, kanatmadan toplum gerçeklerini gözler önüne seren yazarlar bulmak kolay değil. Sabahattin Ali bunu çok iyi bir şekilde başarmış her eserinde. Böyle bir değeri bu kadar erken kaybetmek ne acı!
Sabahattin Ali. Ne diyeyim ki? Duygularımı buraya dökerek onları bayağılaştırmaktan çekiniyorum. Düşüncelerinin ve duygularının edebiyattaki en harikulade güzel ifadelerine kalem olan özel insan, sana yorum yapmak zor! İnsanın acizliklerini, çevrede cirit atan malumatfuruşları, asıl cevherlerden uzaklaşan zatları ve onların münasebetlerini öyle güzel biçemde ortaya çıkartıyorsun ki... Bir yandan öykünde yerdiğin hazin bir hadiseye müteessir olurken, öbür yandan hadisenin aktarımındaki edebilikten peydahlanan büyük bir hazla sarsılabiliyorum. Ya da başka bir pasajda, öykünün içeriğinde yaşanan saadet ile bende beliren mest duygu üzerine aktarımındaki o harikulade estetiğin inşa olması; sanki bir pazar günü aile kahvaltısında ballı kızarmış ekmeğimin üzerine haris muhlis manda kaymağını sürüp keyif çatmak gibi bir şey oluveriyor.
Birkaç sayfalık öykülerde, insana ait olanları, birkaç ciltlik romanlardaki kadar derinlemesine okuyucuya yaşatabilmek Sabahattin Ali' den başkasına nasip olmamıştır ve sanırım olamayacaktır da..
Sabahattin Ali'nin ilk hikayelerinin toplandığı Değirmen'e göre, içerdiği öyküler edebi anlamda çok daha başarılı ve Sabahattin Ali'yi daha iyi yansıtıyor. Özellikle "Bir Skandal" ve "Düşman" öyküleri, karakterlerin psikolojik çözümlemeleri ve toplumsal baskının yansıtılması açısından belki de yazarın ürettiği en iyi örnekler. Fakat kitabın son kısmında yer alan ve kitaba da ismini veren yapıtlardan biri olan "Esirler" tiyatrosu, hem tiyatro sanatı adına hem de Sabahattin Ali'nin özgün sanatı adına yüz karası, unutulması gereken bir süprüntü.
içindeki öyküleri parça parça farklı yayınevlerinden okumuştum ama böyle bir bütün halinde okuyunca sabahattin ali'nin kalemini ne kadar sevdiğimi daha iyi anladım
erken dönem öykülerinden olduğu belli olacak nitelikte. ama tüm öyküler gerçekten füze niteliğinde üzücü. insan zamanın coğrafyasına ve memleketine defalarca acıyor ve üzülüyor (history does indeed repeat itself i guess). kısa olmasına rağmen okuması ve bitirmesi bayağı zor bir kitaptı.
Kendi içlerine kapanmış dünyaları bir ressam gibi çizip, tüm hakikatleriyle gözlerimizin önüne seren bir Sabahattin Ali kitabı daha... ‘Elalem ne der’cileri, muhalif olmaktan korkanları, yandaşları, kendini üstün gören şehirlileri, ağaçlı hükümet meydanlarında haklarını bile arayamayan köylüleri, emeği, yalnızlığı, insanlığın yaşadığı çelişkileri öyle güzel anlatıyor ki, her bir öyküden sonra kafanızı gökyüzüne kaldırıp o maviliğe bırakmak istiyorsunuz kendinizi...
Sabahattin Ali öykülerinin yer aldığı bir solukta okunulası kitap. Öyküler sade ama bir o kadar da etkileyici bir dille toplumsal olaylara yine ışık tutmuş. Her eseri okunulması gereken yazarlardan...
Sabahattin Ali okumak, hayatın içinden hikayeler, gerçekçi hikayeler mutlu sonla bitmez, bu hikayelerin bazıları Stefan Zweig’i hatırlattı bana; ölümü kabullenmeyi öğütler gibiydiler mutlu olmayı, bazı hikayeler ise sanki devam filmi gelecek gibi hikayelerdi “ama ne oldu sonra?” diye düşündürdü.
En sevdiğim hikayeler: Kamyon, Gramafon Avrat, Bir Şaka, Duvar, Ses.
“Okuyordum. Etrafla alakamı kesmiş gibidim.”
“Hayatında yalnızlıktan başka bir şey görmediği için, müthiş yalnızlığının farkında bile değildi.”
“Düşün, dünyada birbirini sevmek, birbirine yakın olmak hisleri de olmasa yaşamanın manası kalır mı?”
Kağnı ve Ses olarak iki kısma ayrılan hikayelerin hepsi birbirinden harika. Yazarın, "Mahkemelerde" isimli kitabındaki resmi yazışmalarda geçen bir olayın, bu kitapta yer alan "Bir Skandal" isimli hikayeye kaynak olduğu da anlaşılıyor. "Kağnı", "Kamyon" ve bir sinema filmi de çekilen "Gramafon Avrat" isimli hikayelerin de yer aldığı bu kitabı çok severek okuyacağınıza emin olabilirsiniz.
Sabahattin Ali'yi anlamak istiyorsanız romanlarını olduğu kadar hikayelerini de okumanız lazım, yoksa kendi iç dünyasını anlama eksik kalırsınız. Değirmen'den sonra okuduğum 2. hikaye kitabı oldu, açıkçası bu kitabındaki hikayelerini Değirmen'e göre daha oturaklı ve tatminkar sonla bitirmiş. Anadolu insanın garibanlığını ve fakirliğini öylesine gerçek yazıyor ki okurken resmen yüzünüze S.A.'nın kendimize bile itiraf edemediğimiz gerçeklerin tokatları iniyor.
Usüldendir, ben de yazıyım. Şahsımı en çok etkileyen "Bir Skandal" hikayesi oldu ki her erkek hayatında bir kez ya duruma düşmüş, düşmediyse de düşmek üzeredir. Sonrasında "Kağnı", "Duvar", "Apartman", ve "Arabalar 5 Kuruş"'a okunması gereken hikayeler arasında.
Tiyatro eseri "Esirler" ise edebi yönden güzel olsa tiyatro sahnesinde yavan kalabilir. Sıradaki istikamet Yeni Dünya.
Sabahattin Ali’nin (1907-1948) ‘Ses’ (1937) adlı öykü kitabında, ilk öykü, aynı adı taşıyor. ‘Ses’ (1937) adlı öyküde, başkişi ve diğer kamyon yolcuları yolda kalırlar. Hava karardıktan sonra, yakınlarda çadır kurmuş taş işçilerinden birinin türkülerini duyar, yanlarına giderler. Başkişinin arkadaşı bu türkücüyü (Sivaslı Ali) Ankara’ya getirtir, müzik okulu sınavlarına sokar. Bu öykü, daha sonra Yeşilcam sinemasında sık göreceğimiz Unkapanı anlatılarının öncülü gibi…
Önceki öyküde olduğu gibi üçüncü tekilden anlatılan ‘Köpek’ (1937) adlı öyküde, başkişi, 18 yaşındaki bir çoban. İş bulmak için kente gitmeyi düşünür; fakat daha önce köyünden kente gidenlerin perişanlığı nedeniyle bu işe yanaşmaz. Birgün sürüyü otlattığı yerde bir otomobil durur. Bu, bir mühendisin aracıdır. Nişanlısı ve kaynanasıyla gelmiştir. Nişanlısı, hiç köylü görmemiştir; köylüleri merak etmektedir. Çobana meraktan birçok soru sorarlar. Sonunda bir kötülük yapmadan da oradan ayrılmazlar.
Üçüncü tekilden anlatılan ‘Sıcak Su’ (1937) adlı öyküde, ağanın oğlunu öldüren İsmail, jandarma tarafından aranmaktadır. Jandarma, İsmail’i bulmak için her türlü kötülüğü deneyecektir. Bu, ‘Kağnı’ kitabındaki kimi öyküler için de geçerli olduğu gibi, yarım kalmış bir öykü…
Yine üçüncü tekilden anlatılan ‘Mehtaplı Bir Gece’ (1937) adlı öyküde, başkişi, hasta, işsiz, aç bir erkektir; ölümü beklemektedir. Hüzünlü öyküsünü dinler, onunla arşınlarız sokakları… Sonunda kendisine sahip çıkan birine rastlayacaktır ama belki artık çok geçtir…
Birinci tekilden anlatılan ‘Köstence Güzellik Kraliçesi’ (1936) adlı öyküde, başkişi, 4 yıl sonra yeniden Berlin’e gelir ve kalabalıklardan bunalır. Şehir dışına gider; bir birahaneye denk gelir. Burada, Romanya’da iki Romanyalı arasında geçen mutsuz bir aşk öyküsünden haberdar olacaktır. Bu öykü, yazarın okumak için gittiği Almanya’da duyduğu bir öyküden esinlenmiş olabilir.
Sonuç
‘Ses’ kitabı, önceki iki öykü kitabına göre daha kısa bir kitap. İlk iki kitapta, özellikle de ‘Kağnı’daki çeşitli izleklerin ‘Ses’te de sürdürüldüğünü görüyoruz. Kitaptaki 5 öyküden 3’ü köy ve köylülerle ilgili… Hapislikten esinlenen öyküleri bu kitapta görmüyoruz. Bu, ilk iki kitaba göre daha zayıf bir kitap. Yine de, Sabahattin Ali’nin öykücülük serüvenlerin uğrak noktalarını ortaya çıkarabilmek için önemli veriler sunuyor… Bundan sonraki 2 öykü kitabı ‘Yeni Dünya’ ve ‘Sırça Köşk’, 2. Paylaşım Savaşı yıllarında ya da sonrasında yazılacağı için yeni kitaplardaki konularda çeşitlilik görürüz…
***
Sabahattin Ali’nin tek oyunu olan ‘Esirler’ (1937) oyunu, Çin’de, başkent Si-Gan-Fu’da eski Türk tarihsel devirlerinde geçiyor. Oyun, hizmetkarların konuşmasıyla açılıyor. Oyunda Kürşad, Türkleri Çinlilerin esaretinden kurtarmayı amaçlayan bir kahramandır. Daha doğrusu, Türkler ondan hakan olmasını isterler; fakat o, kararsızdır. İşin içine bir de Çinli prensesle aşk girecektir. Üstelik bu ilişkiden utanır; bunu Türklerden saklamaya çalışır. Oyundaki Kürşat imgesi, milliyetçi bakıştan da hamasetten de uzak. Kürşat, oyunda zayıf bir kişilik… Sabahattin Ali’nin bu oyunu kendisiyle ilgili ‘komünist’ imgesini kırmak için yazdığı tahmin ediliyor. Baskı koşulları bir yana, bu, onun öykücülüğünü ve ustalığını hiç de yansıtmayan bir çalışma…
Kaynakça
Sabahattin Ali (2002). Bütün Öyküleri 1: Değirmen, Kağnı, Ses. İstanbul: YKY.
Sabahattin Ali (2002). Bütün Öyküleri 2: Yeni Dünya, Sırça Köşk, Esirler (Oyun). İstanbul: YKY.
Kağnı: Sabahattin Ali’nin hikâye kitabı (1936). On üç hikâyeli kitaba adını veren ilk hikâyede oğlu öldürülmüş yaşlı bir ana, köylülerin cinayeti örtbas ettirmelerine göz yumarsa da, bir ay sonra bir ihbar sonucu, vilâyetten gelen iki jandarmanın zoruyla, mezarından çıkarılan kurtlanmış cesedi kağnıya yükleyip şehre götürecektir. Jandarmalar, muhtarı, imamı ve katili birbirlerine bağlayarak önlerine katmış, önceden gitmişlerdir. Altmışlık kadın, gece yarısı yolda bitkin, acılı yere yuvarlanır kalır, kağnı ıssız yolda kendi bildiğine ilerlemektedir. İkinci hikâye bir Kamyon’da, Konya’dan İzmir’e çalışmaya giden bir köy delikanlısının, yolun sonlarına doğru, şoföre verecek hiç parası olmadığı için, kendini kamyondan tersine atışı ve dengesini kaybederek başı taşlara çarpa çarpa yardan aşağı, dereye yuvarlanışı anlatılır. Üçüncü hikâye Kafa Kâğıdı’nda yol parası borcundan hapse düşmüş elli kişiden biri de "hepsi devletin kâğıdı olduğu için" torununun nüfus kâğıdını kendininmiş gibi kullanmakta sakınca görmeyen yaşlı bir köylüdür. Bir Şaka ve Duvar hikâyeleri de yazarın hapishane anılarıyla oluşuyor. Gramofon Avrat, Konya hovardalarının paylaşamadıkları, yirmi yaşlarında bir küçük kadındır: Uzaktan tutkunu arabacı Murat’ın, bir oturak âleminde kendisi için hayatını tehlikeye attığını görür. Zamanla geneleve düşerse de artık yalnız, kendi uğruna hiç düşünmeden adam vuran ve on şu kadar yıla hüküm giymiş Murat için çalışmaktadır. Arap Hayri, Beyşehirli bir boyacıdır, gezginci tiyatro kumpanyalarından birinde çalışan Adalet’e tutulur, gölde tombazlar üzerinde hazırlanmış bir saldaki gece eğlencesi sırasında, herkesler sarhoşken, sevdiğine yaklaşır, Adalet’le birlikte sulara gömülür. Edebiyatımızda çocuk hikâyeleri konusunda unutulmayacak Arabalar Beş Kuruşa hikâyesinde biri fakir ve satıcı, öteki zengin, iki okul arkadaşı arasında pekişmeye başlayan bir yakınlık, bu yaklaşmayı sosyal seviyesine yakıştıramayan zengin anne tarafından kalpsizce önlenir. Son hikâye Bir İskandal’da yazar, öğretmenlik ettiği "Orta Anadolu şehrinde"ki yaşantılarını, aydınlann durumunu açıklıyor.
Ses: Sabahattin Ali’nin hikâye kitabı (1937) • Beş hikâye.
Kitap, yazarın bazısı kısa bazısı görece uzun olmak üzere yazdığı bir çok hikayesi ile bir adet tiyatro oyununu içeriyor. Yazı dili çoğunlukla günümüz diline yakın olsa da yazar bir çok yerde artık neredeyse kimselerce hiç kullanılmayan ve sözlüklerde toz tutmuş çoğunluğu Arapça olmak üzere pek bilinmedik kelimeleri tercih etmiş. Eserleri yazdığı tarih göz önüne alındığında pek doğal olan bu durumda sözüm yazara değil yayınevine. Bu yeni basım derleme kitabında ya kelimeler günümüz Türkçesindeki karşılıkları ile değiştirilmeliydi ya da en azından kast ettiğim kelimeler belirlenip anlamları sayfa altında verilmeliydi. Bazı kelimeler için ikinci dediğim yapılmış olsa da bunların sayısı yapılmamış olanların yanında devede kulak olarak kaldığı için belirtmek ihtiyacı duydum. Kitaba gelecek olursak, yazarın yazım tarzı kanımca hikayelerinde Rus; tiyatro eserinde ise Fransız edebiyatını andırıyordu. Özellikle hikayelerindeki Rus edebiyatının esintileri sayfalar ilerledikçe yüzüme ve (yazarın o pek sevdiği kelimeyle belirtecek olursam) dimağıma efil efil vuruyordu. Hikayelerin konuları genellikle yurdumuz gariban insanının üzerinden dönüyor ve yazar bu unsuru çeşitli tarzda hazin sonlar elde etmek için çokça ve ustalıkla kullanıyor. Hikayelerin çoğu üzücü ve insanın içini burkan tarzda bir sonla bitiyor ki bu, kitap hakkında en beğenmediğim sayılı yönlerin başlarında gelir. Okuyanlar bilecektir, neredeyse bir tane hikaye bile güzel sonla bitmiyor. Yazar eviriyor çeviriyor, dallıyor budaklıyor en sonunda hikayemizin karakter(leri)ni trajik sona sürüklüyor ve sanki bunu yaparken zevk alıyor. Yoksa nasıl ola ki hemen hemen bütün hikayeleri benzer şekilde bitsin? Bunun dışında yazarın yazım becerilerini oldukça beğendim. Hikayeleri de her ne kadar hazin sonlarla bitse de oldukça sürükleyici ve pek çok açıdan kendi içinde ilginçler. Sondaki tiyatro ise pasta üzerindeki kiraz gibi kitabın sonuna tam yakışan, oldukça etkileyici ve hoş bir kapanış sağlıyor. Sözün özü, hazin sonlar için tahammül eşiği yüksek olanlar adına okunmaya değer, iyi bir kitap.
Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran sey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zaman da ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir. On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözleri dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilede görmeye mecbur kalmak az azap mıdır? Bahçede insanın ayakucuna inerek ekmek kırıntılarını toplayan ve aynı hürriyetsiz topraklarda sağa sola adım atan bir kuşun bir kanat vuru şuyla bu duvarları aşarak serbestliklerle kucaklaşmaya gittiğini görmektense, nefes almaktan başka hürriyeti hatırlatacak hiçbir şey bulunmayan bir yerde kapanmak daha iyi değil midir?
Fakat benim kaldığım hapishanede her şey, her ses, hürriyeti gözlerin önüne kadar getirmek, sonra birdenbire çekip götürmek için yapılmış gibiydi. Surların üstünde büyüyen ufak ağaçlar, yosunlu taşlardan aşağı sarkan sarı çiçekler bir bahar havası içinde eli kolu bağlı olmanın bütün acılarını içime dökerdi. Uçsuz bucaksız gökte bir kuğu gibi ağır ağır yüzen küçük beyaz bulutlar benden bir tek teselliyi: unutmayı alırlardı.
Ve burada konuşulan şeyler hep eskiye, dışarıya ait şeylerdi. Sanki hiç kimse buraya girdikten sonra yaşamıyor, yahut hafızası bunu zapt etmiyordu. Buradaki hayattan bahsetmek lazım gelince de o kadar isteksiz anlatılırdı ki, insanda, söyleye ne azap veren bu şeyleri susturmak arzusu uyanırdı.
Yazarın ayrı ayrı basılmış üç kitabı tek bir kitap altında toplanmış. Kağnı ve Ses’te öyküler, Esirler’de tiyatro metni var.
Öykü türü bu seneye kadar sevmiyorum dediğim ve okumaktan kaçındığım bir türdü ama bu sene o kadar güzel öykü kitapları okudum ki artık, eğer güzel yazılmışsa, en sevdiğim türlerden biri haline geldi. Sabahattin Ali de türe olan sevgimi artıran isimlerden biri. Öykülerinden her biri kendi hayatından izler taşıyan, hüzünlü, akıcı ve akılda kalıcı örnekler. Özellikle Duvar, Kamyon ve Sıcak Su uzun yıllar aklımdan çıkmayacak kadar beni etkileyen öyküler oldu.
Ben Sabahattin Ali’yi başarılı ruh tahlilleri yapması yönünden Stefan Zweig’e benzetiyorum. İki yazar da insan ruhunu, karakterini o kadar güzel betimliyor ki. Kitabı okurken o kişileri tanıdığınızı hissediyorsunuz. Sizin ifade edemeyeceğiniz duyguları onlar çok net bir şekilde anlatabiliyor ve siz “Evet, aynen böyle hissediyorum.” diyorsunuz. Bunu yapabilmek her yazarın harcı değil.
Her Sabahattin Ali kitabında olduğu gibi Kağnı, Ses, Esirler’i başta öykü sevenler olmak üzere herkese şiddetle öneriyorum.
Bu kitabı bitirmemle birlikte yazardan okumadığım sadece Markopaşa Yazıları ve Ötekiler kitabı kaldı.
sabahattin ali öykülerini okurken içimde hep köyümüzden birinin anlattığı öyküleri dinliyormuşum gibi geliyor. yine aynı hislerle okuduğum bir kitaptı. kitaptaki öyküler genel olarak cumhuriyetin ilk yıllarındaki yokluğu, yoksulluğu ve bununla birlikte gelen sorunları anlatıyor. ağaların zalim tutumları, halkın yine de onlara karşı olan mecburi bağlılıklarının hükümetle halkın kopukluğunu gözler önüne seren birçok öyküyle karşı karşıya geliyoruz. zenginlerin ve okumuş kesimin kendilerinden alt tabaka insanlara bakışlarını okumak gerçekten can sıkıcı. bunun yanı sıra esirler kısmındaki kürşad isyanının oyun biçimindeki anlatımı oldukça farklı hissettirdi bana. prenses ve kürşad’ın diyalogları gerçekten çok güzeldi. en beğendiğim öyküler ise “duvar” ve “arabalar beş kuruşa” öyküleri oldu.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Kitap öyküler ve bir tiyatro oyunu içermekte. Kağnı kısmındaki öyküler kısa fakat vurucu mesajlar içeriyor. Ses kısmında kağnı kısmına kıyasla bir tık daha uzun öyküler yer almakta. Tiyatro oyunu ise Çin'de Kürşad olayından esinlenme bir oyun. Ben tüm öyküleri etkileyici buldum. Bazı öykülerde bahsi geçen durumların üzerinden neredeyse 100 yıl geçmesine rağmen hala ülkemizde yer edinmesini üzücü buldum. (Dedikodu ile alakalı bir öyküdeki durum.) Genel olarak Sabahattin Ali her zamanki gibi okunmaya değer.
Değirmen'den sonra en beğendiğim öykü derlemesi oldu. Özellikle Kafakağıdı ve Köpek öyküleri, Cumhuriyet sonrası toplumun arasındaki makasın ne kadar açıldığının göstergesi. Ve tabii yine çoğunluğu aşk teması üzerine kurulmuş, kavuşamayan kalpler üzerine yazılmış öyküleri. İnsanı tanımayı ve onu aktarabilmeyi en iyi yapan yazarlarımızdan gerçekten de.
Yazarın diğer öykü kitaplarında da olduğu gibi, bu kitabında da soluklanarak okumak zorundaydım. Öykülerinin sonunda hep bi şaşkınlık, tüyleri diken diken.. Anlatımı konusundaki ustalığına zaten sözüm yok. Halk için yazmış bir adam.
Sabahattin Ali, öyle akıcı öyle etkileyici bir yazar ki... Aslında çevremizden, içimizden, bildiğimizden farklı hikayeler değil ama kısacık bir yazıyla bu kadar etkileyici olabilmek... Okurken çok canımı sıkan hikayeler oldu ama Sabahattin Ali'yi okumak büyük bir zevk.
Kağnı, Ses ve diğer kısa öyküler çok güzeldi ancak Esirler isimli tiyatro oyunu Sabahattin Ali’nin yazdığına inanamadım. Yine de okunması gereken bir kitap