Uçurum kenarında hayvancılıkla uğraşan, geri kalan sakinleri katledilmiş, sakatlanmış, iğfal edilmiş, kovalanmış, akıl almaz işkenceler ve dehşetin gölgeli dehlizlerinde fısıltılarla dahi anlatılamayacak, sadece lanetli Necronomicon'un sapkın sayfalarında anılan kötücül ritüeller sonucu, ruh dağlayan delilik spazmlarına tutularak yitip gitmiş ve sadece üç evden ibaret kalmış bir köyün -veya köyden geriye kalanın gülünç bir parodisinin- her gece denizden kopup gelen, çığlıklar atarak üstlerine çöken dehşetle yüzleşişinin hikayesi.
Kendilerine P' ıırt- La'k diyen dehşetengiz yaratıkların, yüzlercesi ve yüzlercesi kıvrılarak, yuvarlanarak, seğirerek, her gece denizden çıkmakta, bir cesede üşüşen sinekler gibi köye doluşmakta ve zavallı insanların artık ancak pamuk ipliğiyle tutunabilen zihinlerini dağlayarak yok edip, onları deliliğin kavrayan kollarına savurmaktaydı. Sadece Hadoth vadisinin mühürlü Nephren-KA yeraltı mezarlarında veya Büyük Piramit'in altındaki Nitokris'in ziyafetlerinde, Eryx'in duvarlarının altında veya Yugoth'un kilometrelerce uzunlukta ışıksız kulelerinin altında duyulabilecek korkunç haykırışlar, tarih öncesinden kalma korkuları çağırırken, Yog-sothoth'un lanetli hizmetkarları, Rüzgarda Yürüyen ve Sarı Kral'ın adını taşıyanlarla, çaresizlik ve teslimiyet içinde yok oluşlarını bekleyen insanların arasında sadece küçük bir kız çocuğu, Becerikli vardı...
Neyse efendim, çok uzatmayayım: işte hikayemizin kahramanı Becerikli, biraz eblek bir çocuk olduğundan, biraz da bu bir çocuk kitabı olduğundan, bu her gece gelen tövbeestağfurullahlara karşı her akil bireyin yapması gerektiği gibi "Hans, get ze FLAMMENWERFER!" demiyor da bunları toplayıp toplayıp denize geri atıyorlar. Artık mal olduklarından mı öyle yapıyorlar, yoksa gerçekten de "ya şimdi yüce eski falan çıkar sudan, ne gereği var?" diye bir ufak ard korkusu mu var bilemiyorum. Ben olsam verirdim alevi ama.
Bir de bunun babası var ki, ay düşman başına. Tam bir vasıfsız emmi. Bir işin ucundan tutayım, bir "derde" derman olayım yok. Bir de beyaza boyanmamış bir şey yiyemiyormuş beyefendi, hele hele... Bütün gün piiz, bütün gün içeyim, derdi o. Bir ara keçiler mi ne satılacak, bu geliyor, içkili... Ama nasıl içmiş, kıpkırmızı suratı... "Pırtklağrr..." falan bir şeyler diyor ama ne dediği de anlaşılmıyor. hohlaya hohlaya, -leş gibi rakı kokusu- anlatıyor bir şeyler, "he emmi he," diye eyliyorlaar bunu.
Bu Becerikligilin komşuları da içten pazarlıklı yavşaklar bu arada. Evi falan taşıtıyorlar, olaylar olaylar... Becerikli de yazık saf bir şey, sizin yapacağınız işi demiyor da çilesini çekiyor garibim. Böyle...
Çizimlerini çocuk kitaplarının gediklisi Lane Smith yapmış bu arada, pek de tatlılar hani. Çeviri benim yıldızımın asla barışamadığı Niran Elçi'den ama kitabın orijinalini görmedim, bu sefer ne yaptı bilemiyorum.
Kitap tatlış, kitap sevimli. Küçük iblisiniz varsa kesin, yoksa denk gelirse bir bakın işte.
edited: 08.23