"920'de İstanbul'un İç Yüzü adıyla yayımlanıp, 1939 yılı baskısında İstanbul'un Bir Yüzü adını alan kitap, daha yaşarken "İstanbul Türkçesini en iyi kullanan yazar" unvanını kazanan Refik Halid Karay'ın ilk romanıdır.
Mudurnu'dan İstanbul'a göçen Karakayış ailesinden Maliye Başveznedarı Mehmed Halit Bey'in oğlu olarak 15 Mart 1888’de İstanbul’da doğdu. Galatasaray Sultanisi'nde ve Hukuk Mektebi'nde okudu. Maliye Nezaretinde memur olarak çalıştı. II. Meşrutiyet'in ilanından sonra gazetecilik ile uğraşmaya başladı; Tercüman-ı Hakikat gazetesinde mütercimlik ve muhabirlik yaptı. Yazıları yüzünden ilk önce Sinop'a daha sonra Çorum, Ankara ve Bilecik'e sürgün olarak gönderildi. İstanbul'a dönünce bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı. PTT (Posta Telefon Telgraf) Genel Müdürlüğü'ne getirildi. Bu sırada Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na üye oldu ve İstiklal Savaşı aleyhine yazdığı yazılarından ötürü vatan hainliği suçuyla yüzellilikler listesine girerek Beyrut ve Halep'te sürgün hayatı yaşadı.
Atatürk'e yazdığı şiir ve mektuplarla 150'likler listesindekilerin affedilmesinde çok büyük rol oynadı. Af kanunu ile yurda döndü, daha önceden çıkardığı Aydede adlı mizah dergisini tekrar yayınladı. Türk Edebiyatı'nda ilk defa Anadolu'yu tanıtan eserleri ile ismini duyurmuş, yergi ve mizah türündeki yazıları ile de ün yapmıştır. Gözleme dayanan eserlerinde, tasvirler, portreler, benzetmeler kullanarak, sade, akıcı dili, güçlü tekniği ile 20. yüzyıl romancıları arasında seçkin bir yere sahip olmuştur. İstanbul'u bütün renk ve çizgileriyle yansıtarak Türkçeyi ustalıkla kullanan Refik Halit, Türk edebiyatına birçok eser kazandırmıştır.
Yazar 18 Temmuz 1965’te İstanbul’da yaşamını yitirdi.
Kitabı okurken hissettiğiniz şey bir roman okumaktan ziyade, sanki İsmet ile balkona oturmuşsunuz mahalleden her gelip geçen hakkında geçmişinden şimdisine bir bilgi bombardımanına tutuluyormuşsunuz gibi. Zaten net bir kurgu ya da olay yok, tamamen kişilerin tarihi üzerinden gidiyor her şey. Bir bakıma Refik Halid Karay dönemin nefret ettiği bütün karakterlerine söyleyeceklerini birleştirip romanlaştırmış gibi. Lakin kurgu olmamasına rağmen karakterlerin ve çevrenin anlatımı o kadar gerçekçi ki kitabı merak ederek okuyorsunuz.
refik halid 1. dünya savaşı sonrası olanlardan, yemi savaş zenginlerinden, bu görgüsüz, parayı nasıl taşıyacağını bilmeyen kitleden o kadar nefret ediyor ki oturmuş bu kitabı yazmış bence. olay örgüsü çok basit, çocukluktan itibaren bir konakta beraber büyümüş ismet’le kâni adada karşılaşıyorlar. kâni savaş zengini, üst baş değişmiş, ismet de tam söylenmese de zengin adamlara metreslik yaparak gayet iyi bir hayat kurmuş. çocukluktan itibaren birbirleriyle sevişen bu çift elbet bu fırsatı kaçırmıyor. sonrası yıldızlar geçidi gibi bir şey… refik halid önce konak anılarından bahsediyor, orada yaşayan herkesi detaylıca anlatarak. hatta öyle detaylar ki konağı mimari olarak çizersiniz kafanızda (ki bir makale varmış hakkında). ismet sonra kâni’nin partisine gelen yeni zenginleri, sonra bunlardan bin kat daha iyi olduğunu düşündüğü eski paşaları, zenginleri, son olarak da kadınları anlatıyor. olay yok yani gördüğünüz gibi. bu kişiler resmigeçidi için yazmış karay. ama önemli mi? hayır. çünkü o kadar renkli, o kadar detaylı anlatıyor ki bu insanları. sevdikleri belli, sevmedikleri belli, tipik refik halid özelliği. itc’den nefret ediyor, çok net, eskilerin en azından yaşamayı bildiklerini düşünüyor. şişman rıza efendi ağzınızın suyunu akıtacak, fransız romantiklere özenip intihar eden kadınlar mı dersiniz, jurnacilikle geçinenler mi, uçkur derdine harap olanlar mı… ve 1918’de bile ismet’in eski istanbul’u özlemesiyle bitiyor roman. ya biz napalım.
Refik Halid Karay’ın 1918’de yazdığı ve 1920’de yayınlanan ilk romanıymış İstanbul’un Bir Yüzü. Bir roman kurgusu pek yok, daha çok şahsiyet portreleri derlemesi niteliğinde. Edebi değeri tartışılır belki ama keyifle okunuyor. Dönemin - Abdülhamit’in son yıllarından, 2. Meşrutiyete ve ardından savaş yıllarına - toplumsal manzarasına ayna tutuyor. Zaman geçse, yönetim değişse bile memlekete hakim düzen bakımından değişen pek bir şey olmadığını gösteriyor. Ahlaki yozlaşmanın o dönemde ulaştığı boyutları, özellikle anlatılan kesimlerdeki kadınların “rahat” hayat tarzları ayrıca dikkat çekiyor.
#9 Bu roman, bütün İstanbul'un içyüzünü değil, yalnızca İstanbul'da yaşayan bir azınlığın içyüzünü gözler önüne seriyor: Savaş zenginleri, karaborsacılar, vurguncular, türediler, İttihat ve Terakki'nin adamları... İstanbul'un 'öteki yüzü', yani 'halk' yok romanda... bu dönemi ondan daha iyi anlatan bir romancımız yok galiba. Refik Halid'in 'İtilafçı' olduğunu biliyoruz, roman boyunca İttihatçılara pek çok eleştiri yöneltiyor... Doğrusu romanda beni en çok yadırgatan o genç kızın öğretmen olmasına Refik Halid'in öfkelenmesi oldu.
Her şeye rağmen Refik Halid'in İstanbul'un Bir Yüzü adlı romanı, okurlara birçok şey 'öğretiyor'... Refik Halid'in anlattığı çeteler, haraç almalar günümüzde de sürüp gidiyor, seksen sene önceyi halen yaşıyoruz.
Refik Halid Karay, bir kadının gözünden Meşrutiyet öncesi ve sonrası süreçte, toplumun özellikle saraya yakın kesiminin içinden geçtiği sosyal ve kültürel değişim sürecini ve İstanbul’un ‘eski’ ve ‘yeni’ yüzleri olarak adlandırdığı kişilerin kısa hikayelerini okuyucuyla buluşturuyor.Mithat Cemal Kuntay’ın “Üç İstanbul” ve Yakup Kadri’nin “Sodom ve Gomore”sini hatırlattı bu bakımdan.
Meşrutiyet öncesi ve sonrası İstanbul'un çok güzel bir tasviri bence. Hani deyim yerindeyse bahsi geçen köşklere, yalılara tek tek uğramış gibiyim. Tüm zadelerin sofralarına oturmuş hasbihal edip sonra vapurla Adalar'a geçmişim gibiydi. Kitap bir konakta çalışan İsmet'in bakış açısıyla yazılmış. İsmet kimle konuşmuş, kimle görüşmüş neler görmüş geçirmiş hepsini onun objektifinden okuyoruz. İstanbul'dan kimler gelip geçmemiş ki. Ne paşalar ne katipler ne amirler ne memurlar... Hepsinin ortak noktası var: parayı bulduktan sonra tozutmak. Hal ve tavırlarda aşırılık, bayağılık ahlaksızlık edepsizlik...Üç gün evveline kadar fukara takımında olan biri parayı bulunca anında kendini kaybediyor, mahalle arası evden taşınılıp konak, köşk, yalı ne varsa orası mesken tutuluyor. Eğlencelerin haddi hududu yok. Ve yine hepsinin ortak sonu : sefalet ve perişanlık. Bu sonradan görmelerin İsmet'in tabiri ile türedilerin bir kısmı parayı bulunca devleti, milleti küçümsemeye ve bir anda Batı'ya hayranlık duymaya başlıyor. İşin üzücü yanı o dönem güzel olan ne varsa bir çırpıda nasıl tüketilip hissiz ruhsuz ahlaksız olunduysa günümüzde de aynısı hatta kat be kat fazlası yaşanıyor. Bu açgözlülük, bu hırs tarihin her döneminde aynı şekilde devam etmiş. Dili ve anlatım bakımından da sade ve akıcı bir kitaptı. Yerli edebiyatımızın geçmiş zamanı anlatan kitaplarını çok seviyorum.
'İnsanların hayatı bazen "netice" zannedildiği yerde tekrar başlar ve başlayacak görünen yerde birden kesilir. Biz ömürlerimizi kıp giderken seyretmeliyiz, asıl o zaman dikkate şayandırlar, mensuplarına kavuştukları yerde ehemmiyetlerini kaybederler.'
This entire review has been hidden because of spoilers.