Hikaye başlarda durağandı, ilk sayfalarda beni yakalayamadı ve kitabı bir kenara bırakmam uzun sürmedi. Ama ertesi gün tekrar elime aldığımda, özellikle ikinci yarısıyla birlikte sayfalar akmaya başladı, merakla okudum.
Trende aynı kompartımanda yolculuk eden iki kişiden biri olan Kemal’in, yol boyunca anlattığı hayat hikayesini dinliyoruz. Günahsız, kusursuz bir aşk anlatısı var ama buna rağmen yaşanan krizler, bir ilişkiyi ayakta tutmak için sevginin tek başına yeterli olmadığını gösteriyor.
Acılar, travmalar, pişmanlıklar hepimizin hayatında önemli yer tutuyor. “Ben hiç pişman olacağım şeyi yapmadım!” sözü bana hep aptalca gelmiştir. Hayat pişmanlıklarla dolu, en azından benim için öyle. Ama bu yükleri sırtımıza alıp her yere taşımak, her ilişkiye yansıtmak zorunda değiliz. Onlarla barışmak, onları birer deneyime dönüştürmek ve bu deneyimlerle daha iyi versiyonumuzu inşa etmek daha iyi değil mi?
Hikayedeki adam, Kemal, şanslıydı. Kendi anlatımıyla kusursuz bir kadın, Meryem, onu hayatının en dip noktasında buldu, sevdi, emek verdi ve yeniden hayata kazandırdı. Ama gerçek hayat böyle mucizelere çok yer vermiyor. Kimse “Hayata küsmüş, geçmişin yüküyle ezilmiş, sefil, çekilmez birini bulayım da içindeki güzelliği ortaya çıkarayım” diye yaşamıyor. O yüzden yaralarımızı sarması için bir Meryem beklemek yerine bunları kendi içimizde iyileştiren bir bağışıklığa sahip olmamız lazım.