Masallar ve aşk destanları, eğer ölümle sonuçlanmazsa, ya bir canavarın alt edilmesiyle, ya dağların delinmesiyle ya da büyük bir hazinenin, Kaf Dağı’nın ardından, büyük tehlikeler atlatılarak getirilmesiyle sonlanır.
Günümüzde erkekler, o masallardaki kahramanlar gibi, kendilerini ispatlamak zorundalar ama bu ispât hikayeleri genellikle masallardaki gibi bitmiyor. İktidar mekanizmaları çok daha yetkinleşince, erkeğin kendisini kanıtlaması için, eski kahramanlıklar yetmiyor. Sermayenin en önemli erk aracı olduğu koşullarda, yoksul çoğunluk içindeki erkekler, sürekli “savaşmak” ve iktidarsız kahramanlık oyununu sahnelemek zorunda kalıyorlar. Gerçeklik ile hayal arasında büyüyen boşluk, yenilen şamarlarla derinleşen hınç, yetersizlik hissiyle süreklileşen utanç, birçok erkek için geçerli oluyor. Nükhet Sirman, bu gerilimi şu soruyla formüle ediyor: “Geçimini sağlamanın, ailesini korumanın, kendine saygı duymanın araçlarından mahrum edilmiş kişilerin namus anlayışları nasıl yara alır?”
Performanslarını artıran; tahammülü, disiplini , ihtiyatı, sorumluluk duygusunu öğrenen; sertleştiklerini, olgunlaştıklarını hisseden erkekler, hayatın ağır koşulları altında ayakta kalmayı bir şekilde başarıyorlar. Ama bu başarı, genellikle sürekli kışkırtılan erkeklik mitiyle çelişiyor. Bu çelişki, erkek ortamlarında yaygın olarak fıkralarla dile geliyor:
“Adamın biri geneleve gitmiş. ‘Genç ve güzel bir kadını yukarı çıkarmış. Aradan beş dakika geçmemiş ki kadın çığlık çığlığa aşağı inmiş. Kendine güvenen başka bir kadın çıkmış yukarı... İki dakika sonra ‘Bu adam bana ağır...’ diye bağırarak geri gelmiş. Ardından deneyimli başka bir ‘orospu’ şansını denemiş, o da dayanamayıp geri dönmüş. Sonunda genelevin görmüş geçirmiş maması işi üstlenmiş, ama o da çığlıklarla teslim olmuş... Adam, ‘beni tatmin edecek hiç bir kadın yok,’ diye söylenirken, genelevin ayak işlerine de bakan ‘ibnesi’ onunla yukarı çıkmış. Aradan beş dakika geçmiş, on dakika geçmiş... Ses yok. Sonunda ikisi de mutlu mesut inmişler aşağıya. Kadınlar ‘ibneye’ Nasıl oldu? Nasıl dayandın?’ diye sormuşlar. ‘İbne’ gururla gülümsemiş: ‘Eee, biz erkek adamız...’”
Erkekler “erkek adamın” çelişkisini ya da trajedisini fıkralarda rahatça ifade edebiliyorlar ama gündelik hayatta, benliğin, yüceltilirken yıkılabildiği bir iktidar konuku içindeki erkek, sadece çevresine değil, kendi kendine de “erkeklik ispatı” ihtiyacını duyuyor. Genellikle bu ispat gerçekleşmediği için, “erkeklik krizi” bitmiyor. “Erkek olma” sürekli sınanma altında olduğu için, elden gitme tehlikesiyle karşı karşıya sayılıyor: “‘Yeterince erkek’ olmak, bir kere elde edilip sonuna kadar süren bir şey değildir. (...) Bağışlanan bir şey olduğu için geri de alınabilinir.” Dev olduğuna inandırılan ama kendi boyuyla sürekli yüzleşen ve hayatın zorlukları karşısında zedelenen bu varlık, kalıbını, şiddetli bir korkuyla savunuyor. Attığı ve yediği her şamarla biraz daha erkekleşiyor. İktidar vaadi ve iktidarsızlık keşfinin git geli içinde, çok kırılgan ama kırılganlığını çeşitli duvarlarla, maskelerle, güç gösterileriyle ya da şamatalarla gizlemeye çalışan şizofrenik bir varlığa dönüşüyor. İktidarla kurduğu zorunlu bağ, bu varlığı “delilik”in sınır dışı ve belki de devrimci deneyimlerinden çok “insan aklı” üretiminin sınırlarına hapsediyor ve iç içe işleyen iktidar mekanizmalarının taşıyıcısı haline geliyor.
Kadın, kapatılmışlığına rağmen, “aklın” dışına itilmiş olması sayesinde sınır dışı deneyimlere, akıl dışı dünyalara daha açık olurken, akılla kalıplanan erkek, bir parçası olduğuna inandığı ve sorumluluğunu bir şekilde omuzladığı evrenin içinde kalıyor. Bu evren içinde, “sınırlarının bilincine” vardıktan sonra hangi alanda ve sınırlarda iktidar olabileceğini, “ait” olduğu miti nasıl temsil edebileceğini de öğrenmiş oluyor. Bu dönüşüm, erkekler tarafından,”pişmek”, “olgunlaşmak”, “sorumluluk bilincinin gelişmesi”, “ihtiyatlı olmak”, “gerçekçi olmak” ya da “akıllı olmak” diye tanımlanıyor. Erkeğin, bu aşamadan sonra, ailenin, işyerinin, herhangi bir toplumsal grubun istikrarlı bir unsuru haline geldiği kabul ediliyor. Aile ve yakın çevre tarafından, katı bir ayinler ve yasaklar zırhı içinde pişirildikçe “erkek adam” sertleşiyor ve rolünü yüklenmeye hazır sayılıyor. En küçük kıpırtılarında ise, “akıllı ol” uyarılarıyla çeşitli toplumsal kurumların dışlanma mekanizmaları devreye giriyor. Fakat kapak biraz kaldırılınca ne görülüyor? Şiddet, şaşkınlık, teslimiyet, çaresizlik ve hınç deneyimleriyle gerçekleşen bu dönüşüm, ortaya kırık dökük bir varlık çıkarıyor. Birbirini besleyerek yeniden üretilen iktidar mekanizmalarının “yıkılmazlığı”, bu kırık döküklükten güç alıyor.
Erkekler, kimi zaman, kendi “yazgılarına” karşı, çeşitli direnme noktaları ve stratejileri geliştiriyorlar. Ancak bu, genellikle bütünlüklü bir hesaplaşmaya yol açmıyor. İktidarla kurdukları bağ nedeniyle, erkekler, rollerinin resmi gereklerinden kurtulabilecek, maskelerini tek başlarına çıkarabilecek zihinsel ve duygusal açıklığı bulamıyorlar.
Ne mutlu ki hayat düz bir hatta ilerlemiyor. Erkeklerin, içine sıkıştıkları kalıbın dışına çıkabileceği, bireylerin kendi hayatlarını öngörülemez bir biçimde kurgulayabileceği de bir gerçek. Çünkü “Erkekler Ağlamaz!” talimatına rağmen, erkekler ağlıyor.
Ağlamak, belki de sınırların dışına çıktıkları ender anlardan biri oluyor onlar için. Her zaman yüksek sesle söylemiyorlar. Ama araştırmamızda da açığa çıktığı üzere, erkekler, ağladıklarını her zaman gizlemiyorlar...
Belki de ilk iş açıktan, yüksek sesle ağlamayı başarabilmek...
Pınar Selek - Sürüne Sürüne Erkek Olmak