Goodreads helps you follow your favorite authors. Be the first to learn about new releases!
Start by following Şule Gürbüz.

Şule Gürbüz Şule Gürbüz > Quotes

 

 (?)
Quotes are added by the Goodreads community and are not verified by Goodreads. (Learn more)
Showing 1-30 of 67
“Güven, güven, güven...
Güvendiğim tek şey, bir gün ölecek olmam.”
― Şule Gürbüz, Kambur
“Yazan bir parça ölmüş, okuyan ben kısmi ölü, ama bu hayat nasıl şeyse böyle yarı canlılara talip, bizi sürükler yine bırakmazdı. Ne olurdu şöyle kayıversem toprağa. Hayır. Hala da sağım ve ölme coşkumu yitirdim. Artık öldüğümde ya hastalıktan ya ihtiyarlıktan öleceğim. Bunu düşünmek beni için için eritiyor, ölümden artık utanıyorum. Genç, hayattan utanandır, burada bu halde olmaktan utanan. İhtiyarsa yaşamış olduğu için ölümden utanan.”
― Şule Gürbüz, Coşkuyla Ölmek
“Ben kendimi ömrüm boyu, neden bilemem, sebeplerini bilemem, bir kusur timsali olarak gördüm. Bir kusur sürahisi idim de ne akıtsam öyle akıtır, kusurlu akıtırdım. Hep eksik ve kırıktım da tamamlanamazdım. Hep yarım ve yanlış anlamadaydım da doğrulamazdım. Hep bir ayıp gizlemek zorundaydım da bu ayıp zaten bendim, bundan kurtulamazdım. (...) Dertli olduğumu ve deva bulmaz olduğumu elbet biliyordum ama kusur bilmezliğin de bir sıhhat olduğunu zannedecek kadar hasta değildim. Hasta idim de kusursuzluk sıhhat ise ben ancak nezle idim. Nezlemle herkesi öpesim vardı da yine de iğreniyordum.”
― Şule Gürbüz, Coşkuyla Ölmek
“... bu yeniyetmelik de nasıl şeyse yeniliği gidiyor kendisi eskiden kalma bir yetememeliğe dönüşerek hep kalıyor...”
― Şule Gürbüz, Zamanın Farkında
“Bugün birisi politik görüşümü sordu. İster politikayla ilgileneyim, ister nefret edeyim; ne yanıt verirsem vereyim, açığımı yakalayacak. Neden tuttuğu takımı ya da burcumu sormuyor- daha insaflı olmaz mıydı?”
― Şule Gürbüz, Kambur
“Evet, gerçeğe varmak zor, talip olmak bile zor ki ne zor, bilmek zor, olmak zor ki ne zor. Mesellerdeki, irşat kitaplarındaki gibi yolda olana, vasıl olana bir sükunet, bir gizli memnuniyet de gelmiyor, sancı son sürat son nefese kadar devamda, rahat bırakmıyor. Kendinin ve diğerlerinin farkına varmayı gözde ve akılda sürekli kılmadığı için kişinin kendi hakkındaki yatışmışlık anları ani birer vehim gibi bin tereddüt bırakarak geçiyor. Evham, tedirginlik, muamma sürekli. Yani kitaplardaki o ağır, sözünü terazili söyleyen, emin, sükun bulmuş varlık kitaptan kesilip şekillendiği anda yaprak gibi titremeye başlıyor. Böyle rahat olmak için kendini de ona bu rahatlığı vereni de enikonu bilmesi lazım. Bununsa ölene kadar garantisi verilmiyor. İmanı olan, parası olan rahatlığında ve genişliğinde arkasına yaslanıp başkalarının telaşına kaşını kaldırarak bakamıyor. Son ana kadar hep göz üstünüzde, kendi gözünüz size düşman, kendi kalbiniz çır çır çırpınıyor, ayaklarınız en olmadık yere meyilli, adımı hazırda, burnun almadığı koku yok. Şairler anlamaktan yorgun, ama anladıklarından kimseye fayda yok.”
― Şule Gürbüz, Zamanın Farkında
“Kendimde bir tuhaflık algılar gibi oldum ama üzerinde durmadım. Dursam, Allah korusun bir dursam, dünyada duracak başka ne bir yol ne bir durak ne bir şey bulurdum. O yüzden kendi üzerimde pek durmadım. Kendi üzerinde duran, bu ağırlıkla kendi üzerine yıkılandan başkası olamaz. Kendine yıkılan da böylelikle başkasına yıkılamaz. Biraz marazi, biraz zararsız, şairin dediği gibi “Ayakkabı çivisi gibi kendine batan,” olur ki, dünya kendine değil başkasına batanı, kendine değil başkasına yıkılanı, kendini değil başkasını suçlayanı sevdiği, istediği ve kabul ettiğinden onu hemen defoluların arasına ayırıverir. Ama sorsanız kitaplarında, gerek gökten inenlerinde, gerek yerden bitenlerin iyicelerinde böyle değilmiş gibi yapar söyler, bunu yaymak için peygamberler ve peygamber mizaçlılar ortaya çıkarır. Sonunda onları da ya çarmıha gerer, ya perişan eder. Dünya kendi hakikatleri hakkında tamamen yalancı ve ikiyüzlüdür. Dünya bir ahlaksıza namuslu ve saffet sahibi muamelesi yapan adamın perişanlığını ve zilletini, ona yüksek ve kutsal muamelesi yapanı perişan ederek yaşatır. Bir gece vakti karşı karşıya kitaplarıyla, hikmeti ile gözünüzde yaş, kalbinizde sıkıştıran İlhami bir duygu ile otururken her şeye inandıran dünya, sabah olunca göz kırparak rezili ve zelili sizi aşağılamakta kullanır.”
― Şule Gürbüz, Coşkuyla Ölmek
“Akıl ideale varamayınca hicve varıyor.”
― Şule Gürbüz, Kambur
“iradem, tutsak olduğumu anlama özgürlüğümdür.”
― Şule Gürbüz, Kambur
“anlamıştım ki dünya paylaşılmış. kimin hangi parçayı elinde tuttuğu, onunla ilgili ne bildiği ve tuttuğunun ne değerde olduğu diğerlerine malum değildi. kulak duyduğuyla mamur, göz gördüğüyle mağrur, beden gidebildiği yer ve gerilebildiği kadarıyla mağmumdu. parça parça olan ülkeler, nehirler değil,ayrı olan diller değildi. o kalın çizgiler, kahverengi yükseklikler ve sınırlar coğrafi haritaya ait değildi. her şey böyle aşikar değildi. her ruhun vatanı var, onu bulmak veoraya ne kadar çorak veuzak olsa da gidip yerleşmek, oranın lisanını öğrenmek zorunda, ne denildiğini anlamak, ağıtları çözmek zorunda. bu yolculuğa çıkmak zorunda, kendi vatanında ölmek zorunda. ölebilmek zorunda. ölmeyi kolaylamak zorunda, ölmeyi anlamak zorunda. tamam da, nasıl yaşanacak, nasıl yaşanacak, nasıl yaşanacak, böyleyse neden yaşanacak, neden yaşanacak, ölebilmek için mi? ölebilmek için yaşanacak. yaşayabilmek ölebilmenin, yerinde yurdunda ve kendin olarak ölebilmenin yolunu açarsa yaşanabilmiş olacak.”
― Şule Gürbüz, Öyle miymiş?
“Anlamak dururken söylemek, bilmem ama sanki biraz eğretidir.”
― Şule Gürbüz, Coşkuyla Ölmek
“En canınızdan bezip "Benden bu kadar," dediğiniz anlarda, bir oyunbozan çıkar ortaya. Kendinizi yok etmeyi, en azından yok saymayı düşündüğünüz bir anda, birisi bir kahve ısmarlayıverir; ve bir kahveye fit olup, yaşamaya devam etmeye karar verirsiniz. Değişen bir şey yoktur tabii - ve bu kimse yeni biri de değildir. Bu, iyiniyetli olduğu sanılan, o anda yaptığının farkında olmayan insanlar yüzünden yüzlerce intihar önlenir; yüzlerce kopuk yaşam, çürük de olsa yaşamınızın rengine uymayan renkte iplikle dikilir. Önüne bakıp da renk farkını gören, daha fazla dayanamaz; ama nasılsa bu pek sık rastlanan bir şey değildir.”
― Şule Gürbüz, Kambur
“birisinin ölümüne üzülmek bile, o kimse için bambaşka bir ölüm düşlediğimiz içindir.”
― Şule Gürbüz, Kambur
“Kalbin saklı olduğu yer iyi ki böyle derinde. Acaba beni görüyorlar mı? Acaba bu insanların hiç kalpleriyle işleri oldu mu, kalbin her an soyulmuş hissinde olması nasıl biliyorlar mı, herkesin kalbi bu kadar oynak mı, bu kadar kendini bilmez mi, kalp şımarmak mı istiyor, yatışmak mı, bunu nasıl öğrenebilirim? Ben yatışmak istiyorum. Kendimi bildim bileli galiba şımarabilmek istedim, bu bana verilsin istedim. Öyle derin bir açlık ki mide kazıması gibi kalbimi kazıdı durdu. Başka şeye bakıp geri çekilemedim. Otuz sene kasap vitrini seyretmiş, lokma yiyememiş kedi gibi, otuz sene dünyayı seyrettim lokma yiyemeden, artık canım da istemiyor. Anlamadım, adam olmadım, herhalde daha da kırığım,ama artık bu vakit, o vakit değil, artık istemiyorum.”
― Şule Gürbüz, Zamanın Farkında
“..."Hikayelere inanın," dendi.Bu söze iman eden,her hikayeye ve şiire inanana şimdi inanan nerde?Hikayeler ondan bir parça olarak değil uzaktan,başkasının anısı olarak seviliyor.Acı başkasının ise ders ve ibret,başında ise bela telakki ediliyor.Hangi acı yukarı taşımak için hangi başa konacak,başın üstü sürekli düzeltiliyor,derdin yuvası bozuluyor...”
― Şule Gürbüz, Öyle miymiş?
“Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık.”
― Şule Gürbüz, Coşkuyla Ölmek
“herkesin gelmeyeceği herkesçe bilindiği halde (bilinmeyen beklediğini de bilmiyordur; o nedenle üzerinde durmaya değmez), beklediği şeyleri, farkında değilmiş gibi kıpırtısızca beklemesi, olanı biteni sessizce izlemesi, zamanın tüm ağırlığını ve saydamlığını her saniye tüm netliğiyle görmesi - ve, yine kıpırdamaması gibi... işte yaşamın en uç noktası budur.”
― Şule Gürbüz, Kambur
“Bazı şeyler düşünerek değil, üzülerek öğreniliyor. Ama öğrenilenden ve ne şekilde öğrenildiğinden asla bahsedilmiyor.”
― Şule Gürbüz, Zamanın Farkında
“Görüyor musun Sadullah Efendi, gün burada bitmiyor, bir yere gitmiyor, sabahtan beri hala sabah, sabah dokuz buçuktan çıkamadık, geçmiyor Sadullah Efendi, zaman üstümüze yapıştı, aktığı yerde kaldı, ne kadar ağır ve yapışkan, ne kadar ezici ve kahverengi, küspe kokusuna bak, erkenden evlerine kapanan ahaliye bak, şu bisikletin zincirine bak, gökyüzüne bak, şu okunan uyduruk ezana bak, şu kadının yürüyüşüne bak, havadaki zerrelere bak, üstümüze yapışanlara bak, toz kokusuna bak, her yer gri ve sarı Sadullah Efendi, burada da ölmedik ya, Allah korusun ölmezlerden mi olduk, sonsuzluk, Allah korusun böyle bir sabitlikte durmak mı yoksa?”
― Şule Gürbüz, Coşkuyla Ölmek
“tanımakla görevlendirildiğim kişi ben miyim?”
― Şule Gürbüz, Kambur
“Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı’nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve ‘neyse rüyaymış’, demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık.”
― Şule Gürbüz
“Neden bahçedeki ıhlamur ağacını kaynatmıyoruz?”
― Şule Gürbüz, Kambur
“insanın içine girdiği her bütünün sonsuzluk taşıdığını; bu bütünün içinde başka bir bütün bulunursa, bunun da bir sonsuzluk içerdiğini; insanın açıklayamadığı zaman sonsuz kavramına geldiğini - yani sonsuzu hissetmenin en büyük zayıflıklardan biri olduğunu, sonradan öğrendim. siz de şimdi öğreniyorsunuz.”
― Şule Gürbüz, Kambur
tags: life
“ölüm ile karşı karşıya gelen insan, başka bir çaresi yoksa, teslim olur. teslim olmak, ellerini kaldırmak değil, farkında olmak ve sonuna kadar tüm güçleri geri vermektir.”
― Şule Gürbüz, Kambur
tags: life
“...Bilmem ki söyleyeyim,acaba bilsem söyleyebilir miyim,insanın bildikleri söyleyebildikleri midir?Yoksa bilmek feryat mıdır,bilmek söze mi dökülür göze mi,gözden mi dökülür,bu dökülenler nelerdir,birikir mi,kurur mu?...”
― Şule Gürbüz, Öyle miymiş?
“Hiç hayatı olmamış gibiyim. Kendi olmayanın hayatı da olmuyor mu yoksa?”
― Şule Gürbüz, Zamanın Farkında
“.. başka insanları bir şey sandığım anlaşılmasın, kendini bir şey sanmayan başkasını hiç saymaz. başkasına kıymet vermek (vermeye, verir görünmeye razı olmak da denilebilir) için önce bir doymak, taltif edilmek, şu diken diken tüylerin yatıştırılması gerek ki dönüp başkasına da "eh fena değil," diyebileyim. s.29”
― Şule Gürbüz, Zamanın Farkında
“Aziz oturur konuşurken de kendini ve izleyen ve dinleyenleri gözden geçirirken de birden dalgınlıkla anlattığına ve anlatışına kapılıp kendinden habersiz hale düşmekten korkuyordu. başarılı denen konuşmalardan sonra insanı kendinden utandıran yön bu olurdu zaten. kendinden bir şeyleri kaybederek doğrulurdu insan, her şeyini vermiş olurdu yani. bu kendini ele hatta yele vermekti, kaybetmekti. başkaları beğenirdi elbet, başkası an peşinde olandı zaten, sonrası kişiye aitti. dinleyenlerden ziyade anlatıcı olan kendini gözden kaybetmek istemiyordu bu yüzden, ama uyanıklığı ve uyutmaya çalışıp uyanık kalmaya gayrette olduğu da sezilmesin istiyordu. konuşurken kendine kendine kapılmak büyük tehlikeydi, dışarıyı tümden gözden kaybetmeye, kendi içine düşmeye sebep oluyordu. safları ve kibirlileri buluşturan ve karşılaştıklarında bunun burada ne işi var denilen pazar yeri de orasıydı. kendi içinden geçerken döne döne dönüşülen pazar, saf ve kibirlinin yani çürük ile fahiş fiyatlının hava karardığında birbirlerine bakakaldıkları akşam pazarıydı. gözleyecek kadar gözü dışarıda, kendinden haberdar olacak kadar da içeride kalmak en iyisiydi. etrafı tartarken de çok hızlı ama ihmalkâr olmamak gerekliydi. konuşurken kendine fazla kapılmamak için karşısındakinin yerine geçtiğinde bir oyuncu sahteliğine düşecek olduğunu fark ettiği an düşmeden koltuğa tutunması gerekiyordu. cezbedeyim derken kendi kendinden cezboluyor, tam da bu sıra izleyici ve dinleyici olduğunu unutarak doğal adam olup sırlı ve efsunlu yani kimselere benzemez olma halini kaybediyordu. s.30-31”
― Şule Gürbüz, Kıyamet Emeklisi - Birinci Cilt
“Çalışmak beni az da olsa teselli ediyor, oyalıyor ve iş vasıtası ile de olsa tercih edilir, hitap edilir birisi yapıyordu. Çevredeki hayat renkli görünüyordu. Arkadaşlarım, tanıdıklarım hep bir heyecan ve kayıp içinde, hep bir yakalama ve yakalanmama peşinde, kendilerini ve hallerini durmadan tanımlayarak, bu tanımları da gün günden değiştirerek ama bunu çok tabi sayarak arkalı önlü, ilerili gerili, koşmalı sıçramalı bir gidiş gidiyorlardı. Lezzet de alıyorlar mıydı, bunu tam bilemiyorum. Konuşurlarken sıkıntının da , derdin de, çalışmanın da, açlığın da... lezzetinden bahsediyorlardı. Ama aslında tüm çaba bunlardan kurtulmak üzerineydi. Sanki herkes tadın ne olduğunu biliyor, ama bundan uzaklaşmaya çalışıyordu. Onları dinlediğimde yakaladıklarına da, kaçırdıklarına da, sevinçlerine de, üzüntülerine de kendimde bir karşılık bulamayıp karşımdakini memnun etmeyen cılız bir mukabele ile tatsızlığımı pekiştiriyordum”
― Şule Gürbüz, Coşkuyla Ölmek
“yaşama hoyratça davranma alışkınım; çünkü bozuk para gibidir. edepsizce değil ama, yine de harcamak gerekir; yoksa tedavülden kalkabilir.”
― Şule Gürbüz, Kambur

« previous 1 3
All Quotes | Add A Quote
Kambur Kambur
1,849 ratings
Coşkuyla Ölmek Coşkuyla Ölmek
933 ratings
Zamanın Farkında Zamanın Farkında
591 ratings
Öyle miymiş? Öyle miymiş?
501 ratings