Goodreads helps you follow your favorite authors. Be the first to learn about new releases!
Start by following Lars Iyer.
Showing 1-21 of 21
“Ede says we should post some demotivational phrases on our Facebook pages. I can’t therefore I am. To be is to be condemned. The universe is a mistake. Hope is a kind of delirium. We don’t live even once. Dead days outnumber live ones. The use of philosophy is to sadden. Existence has never answered our questions. Death is the least of our problems.”
― Wittgenstein Jr
― Wittgenstein Jr
“It is possible to bathe in nonsense ... to be refreshed by it.”
― Wittgenstein Jr
― Wittgenstein Jr
“As we look out to sea, a great shadow seems to move under the water. He can see it, says W. - 'Look: the kraken of your idiocy'. Yes, there it is, moving darkly beneath the water.”
― Spurious
― Spurious
“Benwell’s too late for politics, and we are too late for politics, Ede says. Too late for the Occupation. Too late to march on the streets …”
― Wittgenstein Jr
― Wittgenstein Jr
“If a book doesn't make you want to throw it aside and think your own thoughts, what use is it?”
―
―
“You have to be gentle with the young, W. says. They're a gentle generation, like fauns, he says, and require a special tenderness. Their lives are going to be bad--very bad--and, at the very least, we should be tender with them, and not remind them of what is to come.”
― Dogma
― Dogma
“Only the tourists really understand Cambridge, Wittgenstein says. Cambridge is only there to be photographed: that’s what they grasp. Cambridge is a collective fantasy …”
― Wittgenstein Jr
― Wittgenstein Jr
“I romanticised Mancunian despair, W says. I didn't realise that Mancunian despair is only the desire to leave Manchester”
― Exodus
― Exodus
“We're English. There's no cure for that.”
― Wittgenstein Jr
― Wittgenstein Jr
“Siempre nos sentimos renovados, dice W., cuando una vez más nos disponemos a hablar en Europa. Siempre jóvenes y envalentonados, llenos de una flamante esperanza y una felicidad nueva, brindando el uno con el otro en países extranjeros y cayéndonos borrachos en alcantarillas extranjeras. ¿De verdad somos tan sinvergüenzas?, se pregunta W. Aunque quizás no sea cuestión de si somos o no sinvergüenzas: en cualquier caso haremos exactamente lo mismo y constantemente nos sorprenderemos ante el redescubrimiento de nuestra propia imbecilidad.
Pero ¿somos en realidad así de inocentes?, se pregunta W. ¿No reconocemos, en un grado u otro, nuestra propia imbecilidad? ¿No saturará ésta nuestra consciencia hasta el punto de no ser capaces de reconocerla? Sin embargo, a causa de algún milagro, siempre recuperamos la suficiente inocencia, la suficiente para sencillamente olvidarlo todo y comenzar de nuevo.”
― Spurious
Pero ¿somos en realidad así de inocentes?, se pregunta W. ¿No reconocemos, en un grado u otro, nuestra propia imbecilidad? ¿No saturará ésta nuestra consciencia hasta el punto de no ser capaces de reconocerla? Sin embargo, a causa de algún milagro, siempre recuperamos la suficiente inocencia, la suficiente para sencillamente olvidarlo todo y comenzar de nuevo.”
― Spurious
“Ne zaman felsefeyi ciddiye alacaksın?" diye soruyor. "Yıllardır hiçbir şey okumuyorsun. Felsefeden emekli mi oldun? Vaz mı geçtin?" Vazgeçmedim, diyorum. "O zaman neden yazmıyorsun? Kendini dışsallaştırmak zorundasın. Eksikliklerini deneyimlemek zorundasın."
Deleuze ve Guattari'nin bol paça pantolonları ve uzun saçlarıyla 70'lerden kalan fotoğraflarının olduğu bir kitabı gösteriyorum W'ye. Şunlara bak! Eğleniyorlar! "Onların fikirleri vardı," diyor W. "Onlar dünyayı değiştiriyorlardı."
Aptallar için Deleuze... Yeni başlayanlar için Deleuze... Felsefe Piş, Ağzıma Düş dizisinden Beyninizi Açmak İçin Deleuze ve En Küçük Ortak Payda dizisinden Madde Madde Deleuze. Her Şeyi Sağduyuya İndirgemek dizisinden Sersem Deleuze. Deleuze'ü Açıklayan Öbür Saçma Sapan kitaplar dizisinden Deleuze'ü Kesip Biçelim... "Sence Deleuze'e giriş niteliğinde yeterince kitap var mı?" diye soruyor W. Ama Deleuze zor! diye karşı çıkıyorum. "Deleuze zordur," diyor W. "Felsefe zordur! Ve kolaylaştırmamalıdır!"
W. Deleuze'ün Duyumsamanın Mantığı kitabını postacı çantasında bir ay boyunca taşımış. Tek kelimesini bile anlamamış. "Bir kitabın değerini, seni daha çok düşündürip düşündürmemesi ile ölçersin," diyor W. Duyumsamanın Mantığı seni daha çok düşündürdü mü, diye soruyorum. Budalalığını yeni bir şekilde deneyimlemesini sağlamış, bu da çok değerli bir şeymiş.
"Budalalık tek bir şey değildir," diyor W. "Budalalığın türleri, tonları vardır." W.'nin Deleuzecü budalalığı Rosenzweigcı budalalığından çok farklıymış. Kierkegaardcı budalalığından da. Okuduğu her filozofla düşüncenin sınırlarını farklı bir şekilde deneyimliyormuş. Okumanın tek sebebi bu değil miymiş zaten? Sınırlarını yeniden keşfetmek, Budalalığını deneyimlemek değil miymiş?”
― Exodus
Deleuze ve Guattari'nin bol paça pantolonları ve uzun saçlarıyla 70'lerden kalan fotoğraflarının olduğu bir kitabı gösteriyorum W'ye. Şunlara bak! Eğleniyorlar! "Onların fikirleri vardı," diyor W. "Onlar dünyayı değiştiriyorlardı."
Aptallar için Deleuze... Yeni başlayanlar için Deleuze... Felsefe Piş, Ağzıma Düş dizisinden Beyninizi Açmak İçin Deleuze ve En Küçük Ortak Payda dizisinden Madde Madde Deleuze. Her Şeyi Sağduyuya İndirgemek dizisinden Sersem Deleuze. Deleuze'ü Açıklayan Öbür Saçma Sapan kitaplar dizisinden Deleuze'ü Kesip Biçelim... "Sence Deleuze'e giriş niteliğinde yeterince kitap var mı?" diye soruyor W. Ama Deleuze zor! diye karşı çıkıyorum. "Deleuze zordur," diyor W. "Felsefe zordur! Ve kolaylaştırmamalıdır!"
W. Deleuze'ün Duyumsamanın Mantığı kitabını postacı çantasında bir ay boyunca taşımış. Tek kelimesini bile anlamamış. "Bir kitabın değerini, seni daha çok düşündürip düşündürmemesi ile ölçersin," diyor W. Duyumsamanın Mantığı seni daha çok düşündürdü mü, diye soruyorum. Budalalığını yeni bir şekilde deneyimlemesini sağlamış, bu da çok değerli bir şeymiş.
"Budalalık tek bir şey değildir," diyor W. "Budalalığın türleri, tonları vardır." W.'nin Deleuzecü budalalığı Rosenzweigcı budalalığından çok farklıymış. Kierkegaardcı budalalığından da. Okuduğu her filozofla düşüncenin sınırlarını farklı bir şekilde deneyimliyormuş. Okumanın tek sebebi bu değil miymiş zaten? Sınırlarını yeniden keşfetmek, Budalalığını deneyimlemek değil miymiş?”
― Exodus
“But I neglected to tell him about the Age of Shit. I didn’t tell him about the shape of the age to come, which is becoming clearer and clearer to him. War will be all, devouring all, W. says. Human beings will be like rats, like vermin. And the skies will burn, W. says. He can see them burning.”
― Dogma
― Dogma
“Everything begins when you understand that you, and you above all, are Max Brod: this, for W., is the founding principle. That you (whoever you are) are Max Brod, and everyone else (whoever that might be) is Franz Kafka. Which is to say, you will never understand anyone else and are endlessly guilty before them, and that even with the greatest effort of loyalty, you will betray them at every turn.”
―
―
“Once, it was possible to learn things, and to be shaped by your learning, he says. Once, to be a student meant to be formed by what you learned. To let it enter your soul. But today? We're drowning in openness, he says. In our sense of the possible. We're ready to take anything in - to learn about anything, and therefore about nothing.”
―
―
“We have to remember not to tell them, each of them, that they are our new leader. It would only frighten them off, W. says. No one should ever know he or she is our leader, we agree. Only we should know. And we should follow them in secret.”
― Spurious
― Spurious
“And isn’t that the only reason to read, W. says: to experience your limits anew? To experience your idiocy?”
― Exodus
― Exodus
“Akademisyenliğin ritmini hiç anlamıyorsun," diyor W. İlmin mevsimlerini, ekim mevsimini, filize bakıp onunla ilgilenmeyi, hasadı, düşüncenin mahsulünü toplama dönemini hiç bilmiyormuşum.
Her yaz başı W.'nin düşlediği buymuş: Yaklaşan son bahar, düşünce mahsullerinin olgunlaşıp toplanmaya hazır hale geldiği, rüzgarla eğildiği sonbahar. Güneş yanığı kollarıyla suladığı, bin bir özenle bakıp büyüttüğü fikirlerin hasadını toplamayı düşlemiş hep.
Düşünceyi eleme süreci varmış bir de. Düşüncenin harmanını savurmak. Sapı samandan ayırmak. "Ama saman hep karışacak," diyor W. En büyük düşünürler bile samandan kurtulamaz. Yine de buğday vardır. Yıl boyu verilen emeğin kanıtı ortadadır.
Ama ne anlarmış W. bunlardan? Mahsulü bereketsiz olmuş. Her zamanki gibi. Boş tarlada yalnız başına ağlıyormuş şimdi.
"Ah, ne zaman keşfedeceğiz çalışmamızı, gerçekten çalışmamızı mümkün kılacak ritmi? Ne zaman o sabit basınç her günü bir iş gününe çevirecek, her gün önceki günden aldığı güçle bir adım daha ileri gidecek?"
Momentum: düşünce tarafından fırlatılmak, serbest bırakılmak, düşüncenin sapanından çıkan bir taş gibi. İşte o zaman iş dünyevi değil, semavi olacak. Yıldızlar gibi, yörüngesinde dönen gezegenler gibi çalışacağız o zaman. Yaptığımız işler galaksilerin aheste dönüşleriyle, evrenin sabit bir şekilde sonsuza genişlemesiyle bir olacak. Eylemsizlikten, bir tanrının dinlenmesinden farkı kalmayacak.
"Belki de aradığımız şey bir tür Şabat'tır," diyor W. Gözlerimizi kapayacağımız bir zaman; ama sadece dinlenmek için değil, toparlanmak, iyileşmek için. Emeğimize sadece içeriden değil, dışarıdan da bakabilmeliyiz. Kim demişti bunu? Daha büyük eserlerin, ilahi bir emeğin bize dokunmasına izin vermeliyiz. Ancak o zaman gerçekten çalışmaya başlayabiliriz, kendi kanalımızın merkezine gizli bir akımla taşınmış gibi.
Kendimizi kanatıncaya kadar çalışmamız gerektiğini söylüyor W. Gözlerimiz kan çanağına dönene, burnumuzdan kan fışkırana dek. Çünkü kendimize ait bir fikir bulunca olacağı bu: Burun deliklerimizden kan fışkıracak. Kan damlaları, fikirlerimizi yazdığımız sayfalara boşalacak.
Bütün yazılar içinde, kanla yazılanı seviyorum bir tek. Nietzsche demiş bunu. Kanla yazmak, ama bizim kanımızla değil. "Tanrı'nın kanıyla yazacağız," diyor W. gizemli bir sesle. Burun deliklerimizden fışkıran Tanrı'nın kanı olacak..”
― Dogma
Her yaz başı W.'nin düşlediği buymuş: Yaklaşan son bahar, düşünce mahsullerinin olgunlaşıp toplanmaya hazır hale geldiği, rüzgarla eğildiği sonbahar. Güneş yanığı kollarıyla suladığı, bin bir özenle bakıp büyüttüğü fikirlerin hasadını toplamayı düşlemiş hep.
Düşünceyi eleme süreci varmış bir de. Düşüncenin harmanını savurmak. Sapı samandan ayırmak. "Ama saman hep karışacak," diyor W. En büyük düşünürler bile samandan kurtulamaz. Yine de buğday vardır. Yıl boyu verilen emeğin kanıtı ortadadır.
Ama ne anlarmış W. bunlardan? Mahsulü bereketsiz olmuş. Her zamanki gibi. Boş tarlada yalnız başına ağlıyormuş şimdi.
"Ah, ne zaman keşfedeceğiz çalışmamızı, gerçekten çalışmamızı mümkün kılacak ritmi? Ne zaman o sabit basınç her günü bir iş gününe çevirecek, her gün önceki günden aldığı güçle bir adım daha ileri gidecek?"
Momentum: düşünce tarafından fırlatılmak, serbest bırakılmak, düşüncenin sapanından çıkan bir taş gibi. İşte o zaman iş dünyevi değil, semavi olacak. Yıldızlar gibi, yörüngesinde dönen gezegenler gibi çalışacağız o zaman. Yaptığımız işler galaksilerin aheste dönüşleriyle, evrenin sabit bir şekilde sonsuza genişlemesiyle bir olacak. Eylemsizlikten, bir tanrının dinlenmesinden farkı kalmayacak.
"Belki de aradığımız şey bir tür Şabat'tır," diyor W. Gözlerimizi kapayacağımız bir zaman; ama sadece dinlenmek için değil, toparlanmak, iyileşmek için. Emeğimize sadece içeriden değil, dışarıdan da bakabilmeliyiz. Kim demişti bunu? Daha büyük eserlerin, ilahi bir emeğin bize dokunmasına izin vermeliyiz. Ancak o zaman gerçekten çalışmaya başlayabiliriz, kendi kanalımızın merkezine gizli bir akımla taşınmış gibi.
Kendimizi kanatıncaya kadar çalışmamız gerektiğini söylüyor W. Gözlerimiz kan çanağına dönene, burnumuzdan kan fışkırana dek. Çünkü kendimize ait bir fikir bulunca olacağı bu: Burun deliklerimizden kan fışkıracak. Kan damlaları, fikirlerimizi yazdığımız sayfalara boşalacak.
Bütün yazılar içinde, kanla yazılanı seviyorum bir tek. Nietzsche demiş bunu. Kanla yazmak, ama bizim kanımızla değil. "Tanrı'nın kanıyla yazacağız," diyor W. gizemli bir sesle. Burun deliklerimizden fışkıran Tanrı'nın kanı olacak..”
― Dogma
“Expectation is the greatest impediment to living, running ahead to tomorrow, it loses today.”
―
―
“Her şey neden ters gitmeye başladı?” diye düşüncelere dalıyor. Cevabı ikimiz de biliyoruz: Edebiyat yüzünden! Ah keşke matematikten anlasaydık! Keşke matematiğe bassaydı kafamız!
W.’nin matematik kitapları var, her sene okumaya çalışıyor onları. “Diferansiyel denklemleri hiç yapamıyorum,” diyor. Yunanca gibi. Yunancayı da her sene öğrenmeye çalışıyor ama haber kipinin geniş zamanında takılıp kalıyor. “Geniş zaman hep yeniyor beni.” Matematiğe yatkın tanıdıklarımızın isimlerini sıralayıp iç geçiriyoruz. “Onların bir ederi var,” diyor W., “bizim yok halbuki.”
“Ama bizim de neşemiz var,” diyor sonra. “Özünde neşeli insanlarız.” Dediklerine katılıyorum. Çok azla yetinebiliyoruz, mutlu olmak için çok şeye ihtiyacımız yok. Aptallar mutludur, bunda hemfikiriz. Budalaca memnunuz halimizden. “Galiba bana kazandırdığın tek şey bu” diyor W., “bu budalalık.”
Sınırlarımızı bildik ikimiz de hep, bu konuda hemfikiriz. Ama bu sınırları bilmek onları kabullenmekten çok farklı bir şey. Doğrusunu isterseniz bütün hayat hikayemiz sınırlarımızı kabullenmememiz ve pencereye toslayıp duran güveler gibi bu sınırlara çarpa çarpa kendimizi harap etmemizden ibaret.
Sınırlarımız bizi büyülüyor evet. En baştan beri bu sınırları hedef aldık kendimize; muhalefetimiz bizden herhangi bir beklentisi olan bir dünyaya değil, kendi beklentilerimize.
Ne yapabileceğimizi düşünüyorduk acaba? Nereden gelmişti bu vahşice umut? Bizimkinin saf bir budalalık hali olduğuna karar veriyoruz. Tamam, budalalıklarının derinliğini tam olarak kavrayamayan budalalarız biz. Budalalığın mistikleri denebilir bize; cehalet bulutlarının içinde kaybolmuş mistik budalalarız.
Budalalık, ortak noktamız bu. Arkadaşlığımız sınırlarımız üstüne kurulu ve bu temelden çok uzaklaşmıyor.
W. süpermarketten eve yürürken, "Neşe doluyuz," diyor, "bizi kurtaran bu." Neden başarısızlıklarımızı bunca eğlenceli buluyoruz? Ama gerçekten kurtarıyor bizi neşemiz; dünyaya hediyemiz bu. Çok azla memnun olabiliyoruz: Bize bir bakın, elimizde torbalar, içinde donmuş bir tavuk, biraz yeşillik, biraz baharat, güneşin altında eve yürüyoruz. Kahkaha bir yetenektir, diyorum. "Budalalık," diyor W., "bir yetenektir.”
― Spurious
W.’nin matematik kitapları var, her sene okumaya çalışıyor onları. “Diferansiyel denklemleri hiç yapamıyorum,” diyor. Yunanca gibi. Yunancayı da her sene öğrenmeye çalışıyor ama haber kipinin geniş zamanında takılıp kalıyor. “Geniş zaman hep yeniyor beni.” Matematiğe yatkın tanıdıklarımızın isimlerini sıralayıp iç geçiriyoruz. “Onların bir ederi var,” diyor W., “bizim yok halbuki.”
“Ama bizim de neşemiz var,” diyor sonra. “Özünde neşeli insanlarız.” Dediklerine katılıyorum. Çok azla yetinebiliyoruz, mutlu olmak için çok şeye ihtiyacımız yok. Aptallar mutludur, bunda hemfikiriz. Budalaca memnunuz halimizden. “Galiba bana kazandırdığın tek şey bu” diyor W., “bu budalalık.”
Sınırlarımızı bildik ikimiz de hep, bu konuda hemfikiriz. Ama bu sınırları bilmek onları kabullenmekten çok farklı bir şey. Doğrusunu isterseniz bütün hayat hikayemiz sınırlarımızı kabullenmememiz ve pencereye toslayıp duran güveler gibi bu sınırlara çarpa çarpa kendimizi harap etmemizden ibaret.
Sınırlarımız bizi büyülüyor evet. En baştan beri bu sınırları hedef aldık kendimize; muhalefetimiz bizden herhangi bir beklentisi olan bir dünyaya değil, kendi beklentilerimize.
Ne yapabileceğimizi düşünüyorduk acaba? Nereden gelmişti bu vahşice umut? Bizimkinin saf bir budalalık hali olduğuna karar veriyoruz. Tamam, budalalıklarının derinliğini tam olarak kavrayamayan budalalarız biz. Budalalığın mistikleri denebilir bize; cehalet bulutlarının içinde kaybolmuş mistik budalalarız.
Budalalık, ortak noktamız bu. Arkadaşlığımız sınırlarımız üstüne kurulu ve bu temelden çok uzaklaşmıyor.
W. süpermarketten eve yürürken, "Neşe doluyuz," diyor, "bizi kurtaran bu." Neden başarısızlıklarımızı bunca eğlenceli buluyoruz? Ama gerçekten kurtarıyor bizi neşemiz; dünyaya hediyemiz bu. Çok azla memnun olabiliyoruz: Bize bir bakın, elimizde torbalar, içinde donmuş bir tavuk, biraz yeşillik, biraz baharat, güneşin altında eve yürüyoruz. Kahkaha bir yetenektir, diyorum. "Budalalık," diyor W., "bir yetenektir.”
― Spurious
“Did we really think we could escape the end of philosophy?, W. wonders. Did we really think we could make a philosophy out of the end times, when the end times means: the end of philosophy?”
― Exodus
― Exodus




