,
Goodreads helps you follow your favorite authors. Be the first to learn about new releases!
Start by following Falih Rıfkı Atay.

Falih Rıfkı Atay Falih Rıfkı Atay > Quotes

 

 (?)
Quotes are added by the Goodreads community and are not verified by Goodreads. (Learn more)
Showing 1-30 of 162
“Tren giderken iki tarafımızda Suriye ve Lübnan'ı sanki safra gibi boşaltıyoruz. Yarın kendimizi Anadolu köylerinin arasında Kudüs'süz, Şam'sız, Lübnan'sız, Beyrut'suz ve Halep'siz, öz can ve öz ocak kaygısına boğulmuş, öyle perişan bulacağız.
Kumandanım harap Anadolu topraklarını gördükçe:
- Keşke vazifem buralarda olsaydı, diyor.
Keşke vazifesi oralarda olsaydı. Keşke o altın sağnağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terkedilmiş vatan parçası üstünden geçseydi!
- Eğer kalırsam, diyor; bütün emelim Anadolu'da çalışmaktır.
Eğer kalırsa, eğer bırakılırsa... Anadolu hepimize hınç, şüphe ve güvensizlikle bakıyor. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz, istasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:
- Benim Ahmed'i gördünüz mü? diyor. Hangi Ahmed'i? Yüz bin Ahmed'in hangisini? Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor:
- Bu tarafa gitmişti, diyor.
O tarafa? Aden'e mi, Medine'ye mi, Kanal'a mı, Sarıkamış'a mı, Bağdat'a mı?
Ahmed'ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmed'ini görsen, ona da soracaksın:
- Ahmed'imi gördün mü?
Hayır... Hiçbirimiz Ahmed'ini görmedik. Fakat Ahmed'in her şeyi gördü. Allah'ın Muhammed'e bile anlatamadığı cehennemi gördü.
Şimdi Anadolu'ya, batıdan, doğudan, sağdan, soldan bütün rüzgârlar bozgun haykırışarak esiyor. Anadolu, demiryoluna, şoseye, han ve çeşme başlarına inip çömelmiş, oğlunu arıyor. Vagonlar, arabalar, kamyonlar, hepsi, ondan, Anadolu'dan utanır gibi, hepsi İstanbul'a doğru, perdelerini kapamış, gizli ve çabuk geçiyor.
Anadolu Ahmed'ini soruyor. Ahmed, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmed, şimdi onun pahasını kanadını kısmış, tırnaklarını büzmüş, bize dimdik bakan ana kartalın gözlerinde okuyoruz.
Ahmed'i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek... Fakat biz Ahmed'i kumarda kaybettik!”
Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı
“Gözyaşının hiçbir faydası olmadığını anlamak için, Yahudilerin Kudüs'te yüzlerce yıldan beri her cumartesi günü
başlarını dayayıp ağladıkları taşı ziyaret ediniz: Yüzlerce yıllık gözyaşı, bu ağlama duvarını bir santim
aşındırmamıştır.
Paranın ne büyük kuvvet olduğunu anlamak için ise, Filistin kıyılarını ve içlerini Yahudilerin ve büyük Arap sayısını
çöle doğru süren Siyonist sömürgeciliğini görün. Yüzlerce yıllık gözyaşı, bir külçe altına değmez. Balfur'un bir
nutku, Davud'un bütün mezmurlarından daha tesirlidir.”
Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı
“Osmanlı İmparatorluğu, Trakya'dan Erzurum'a doğru koca gövdesini yatırmış, memelerini sömürge ve milliyetlerin ağzına teslim etmiş, artık sütü kanı ile karışık emilen bir sağmal idi.”
Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı
“Kadın anlayışında pek Garplı olduğu söylenemez. Hatta hanımların tırnaklarını boyamasını bile istemezdi. Son derece kıskançtı. Denebilir ki harem eğiliminde idi. Bu onun hissi, mizacı ve alışkanlığıdır. Kafasına göre kadın, hür ve erkekle eşit olmalı idi. Batı medeniyeti dünyasının kadını ile Türk kadını bütün aşağılık duygularından kurtarılmalı idi. Medenî Kanunla Türk kadınına Garp kadınının bütün haklarını veren Atatürk, kendi münasebetlerinde, bırakınız ecnebi erkekle evlenen Türk kadınını, ecnebi kadınla evlenen Türk erkeğine bile tahammül etmezdi. Devrimlerin büyük ve eşsiz kahramanı, kendi koyduğu kanunun sonuçları ile karşılaşmak lâzım gelince: ''Bize göre değil ha çocuklar...'' dedi.”
Falih Rıfkı Atay, Çankaya
“Ağır bir hastalığın nöbetleri içinde ölümü iki gözleri ile görmüş gibi olanlar vardır. Ben iki gözümle battığımızı gördüm ve kurtulduğumuzu gördüm. Mustafa Kemal'i unutamam. O sonra daha da büyüdü. Kendi milletine tekrar o günleri göstermemek için asıl Kurtuluş Savaşı'na zaferden sonra girdi. İnkılap nizamının Atatürk'ü, zaferin Mustafa Kemal'ini gölgede bıraktı. Kendini gene kendi geçti.
Gençler, bizim çektiklerimizi çekmemek ve bu halka çektirmemek için siz de Atatürk'ü unutmayınız. Mustafa Kemal bizimdi, Atatürk sizindir.”
Falih Rıfkı Atay, Mustafa Kemal'in Mütareke Defteri
“Bir gün Falkenhein'in bir küçük subayının Şam'da gözüne kestiği binayı keyfinin istediği gibi zaptettiğini haber aldık. Patrikleri, emirleri, şeyhleri sıra sıra karşısına dizen ayan ve mebus asan, sonsuz nüfuz sahibi Cemal Paşa, bu küçük subaya dert anlatmak için yenilmez güçlükler içinde kalmıştır.
Aşınmaz mermerden zannettiğimiz o büyük kudret ve gurur, bir küçük Alman subayının fiskesi ile, bir alçı gibi çatladı. Bir düşüşün acı yasını ilk defa işte bu çatlaktan gördüm.”
Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı
“Atatürk’ün bizi şaşırtan hassalarından biri de vücutça ve kafaca yorulmaksızın, dikkati hiç gevşemeksizin çalışma yeteneği idi. Ertesi gün manevrada beraber çalışacağı arkadaşları ile gece yarısına kadar gazinoda kaldıktan ve onları uyumağa gönderip kendisi vereceği vazifeleri hazırlamak üzere sabahladıktan sonra, şöyle bir yüzünü yıkayıp tıraş olarak, yine herkesten erken kıtaları başına gittiğini dostlarından duymuştuk. Ben 43 yaş ile 58 yaş arasında yakınında bulunmuştum. Memleket dolaşmalarında maddî zahmetlere hepimizden fazla dayandığını görürdük. Bir defa Dikmen kırlarında bir piknikten sonra koşmacalı bir bohça oyunu oynamıştık. Bir delikanlı kadar çevik, hızlı ve seğirtgendi. Büyük nutku 53 yaşında yazmıştır. Çalışma odasında yarı ayak üstü, yarı oturarak ve yüzlercesi arasından vesikalar ayırarak, nutkunu dikte ederdi. Yorulan değişirdi. Bir defasında pek genç bir arkadaşı baygınlık geçirmişti. Akşama doğru bir banyo aldıktan sonra, hiç dinlenmeden sofraya iner, o gün yazdıklarını bize okur veya okutur, hâdiseler üzerinde terütaze bir muhakeme ile tartışmalar yapardı. Bir kitabı merak edince, koskoca bir cilt de olsa bitirmeden uyuyamaz, veya pek az uyku aralaması ile okumağa devam ederdi. Sonra sofrada, etrafını çizdiği fıkraları bizlere tekrarlardı. Eğer bildiğiniz bir eserse, Atatürk’ün en can alıcı fikirler üstünde durmuş olduğunu anlardınız.”
Falih Rıfkı Atay, Çankaya
“Tuhaf kader cilveleri vardır. Eğer Lenin çarlığı yıkmasaydı ve Rusya zafer gününe erişse idi, İstanbul Rus olacaktı. İnsanın acaba bir İstanbul köşesine Lenin’in büstünü koysak mı, diyeceği gelir. Eğer Yunan ordusu 16 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkmasaydı, bizim büyük devletler cephesine karşı bir savaşa girişmemiz pek güç, belki imkânsız olacağına şüphe yoktu. Dağdan haydutlar inerek vatanı kurtarma savaşına katılacaklar, Anadolu’nun bütün dağınık dayatış kuvvetleri artık ortaklaşa bir savaş amacı bulacaklardı. 16 Martta İngilizler İstanbul’u işgal edince de, Anadolu İstanbul’dan büsbütün koparak tam beş hafta sonra, 23 Nisanda Ankara’da yeni Türk devletinin temelleri atılacaktı.”
Falih Rıfkı Atay, Çankaya
“Sadrazam İzzet Paşa'nın kardeşi Esat Paşa'yı pek sayardı. O da süvari komutanı imiş. Bir an olmuş ki bu süvariyi düşman üstüne sürmek lüzumunu duymuş. Yüzde yüz ölüm, Esat Paşa'ya emir vermiş. Hiç durmaksızın:
-Baş üstüne! demiş.
Mustafa Kemal:
-Galiba anlamadı! diye tereddüt etmiş:
-Ne yapacağınızı acaba iyice ifade edebildim mi? diye sormuş
-Evet Paşam, ölmekliğimizi emrediyorsunuz.
Sonra bu harekete sebep kalmamış. Esat Paşa ve süvarileri yaşamışlar.
Mustafa Kemal'in erleri onlar, komutanları bunlardı.”
Falih Rıfkı Atay, Çankaya
“İki hikâye işittim. Masal olmadığı için anlatayım:
Cemal Paşa artık ordu kumandanı değildir. Mütareke yakındır. Artık, harbe niçin girdiğimiz tartışılabilir, büyük adamların küçük adamları adam yerine saymak ve onlarla görüşmek sırası gelmiştir. Arkadaşım Y. K. bahriye çatanası içinde Büyükada'ya giderken sordu:
-Paşam, söyler misiniz, bu harbe niçin girdik?
Ve üç dört yıl içinde bunalttığı bir nefesi boşalmış gibi ohlıyarak bekledi. İşte cevap:
-Aylık vermek için!
Ve ilâve etti:
-Hazine tamtakırdı. Para bulabilmek için ya bir tarafa boyun eğmeli, ya öbür tarafla birleşmeli idik.
Kırtasiye ve maaş imparatorluğun tarihi işte böyle biter.
Bu fıkranın belki büyük bir değeri olmayacaktı, eğer sonraları şu hikâyeyi işitmeseydim:
Sakarya'ya yaklaşıyoruz. Bir millet olarak kalmak için harbetmek ve muzaffer olmak lâzımdır. Tam o zaman da maliye durmuştur. İlim, ihtisas ve tecrübe, Mustafa Kemal'e hükmünü söylüyor:
-Hazinede para kalmamıştır, bulmak ihtimali de yoktur.
İlim, ihtisas, tecrübe... Büyük kelimeler, büyük ve korkunç! Verdiği karar da şu: Türk milleti istiklâlini ödeyemez!
Aylık vermek için harbi bırakmak lâzımdı.
Mustafa Kemal'in kararı bu değildi. Vatan ve istiklâli idi. Ve en iyi kanunu arayıp buldu: "Milletin nesi var, nesi yoksa yüzde kırkını vatan savunması için verecektir."
Sakarya, Dumlupınar, İzmir ve Lozan... hepsini böyle ödedik.
Mustafa Kemal, Büyük Harbe girmek aleyhinde idi: Kafa ve sanat adamı olduğu için!
Mustafa Kemal, Kurtuluş Harbini bırakmak fikrinde asla bulunmadı: Vatan adamı olduğu için!
İşte size bütün kitabın özü: İlim ve vatan adamı olunuz.
Hiçbiri yalnız başına, ne sizi, ne de milletini kurtarabilir.”
Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı
“Tren giderken iki tarafımızda Suriye ve Lübnan'ı sanki safra gibi boşaltıyoruz. Yarın kendimizi Anadolu köylerinin arasında Kudüs'süz, Şam'sız, Lübnan'sız, Beyrut'suz ve Halep'siz, öz can ve öz ocak kaygısına boğulmuş, öyle perişan bulacağız.
Kumandanım harap Anadolu topraklarını gördükçe:
- Keşke vazifem buralarda olsaydı, diyor.
Keşke vazifesi oralarda olsaydı. Keşke o altın sağnağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terkedilmiş vatan parçası üstünden geçseydi!
- Eğer kalırsam, diyor; bütün emelim Anadolu'da çalışmaktır.
Eğer kalırsa, eğer bırakılırsa... Anadolu hepimize hınç, şüphe ve güvensizlikle bakıyor. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz, istasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:
- Benim Ahmed'i gördünüz mü? diyor. Hangi Ahmed'i? Yüz bin Ahmed'in hangisini? Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor:
- Bu tarafa gitmişti, diyor.
O tarafa? Aden'e mi, Medine'ye mi, Kanal'a mı, Sarıkamış'a mı, Bağdat'a mı?
Ahmed'ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmed'ini görsen, ona da soracaksın:
- Ahmed'imi gördün mü?
Hayır... Hiçbirimiz Ahmed'ini görmedik. Fakat Ahmed'in her şeyi gördü. Allah'ın Muhammed'e bile anlatamadığı cehennemi gördü.
Şimdi Anadolu'ya, batıdan, doğudan, sağdan, soldan bütün rüzgârlar bozgun haykırışarak esiyor. Anadolu, demiryoluna, şoseye, han ve çeşme başlarına inip çömelmiş, oğlunu arıyor. Vagonlar, arabalar, kamyonlar, hepsi, ondan, Anadolu'dan utanır gibi, hepsi İstanbul'a doğru, perdelerini kapamış,
gizli ve çabuk geçiyor.
Anadolu Ahmed'ini soruyor. Ahmed, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmed, şimdi onun pahasını
kanadını kısmış, tırnaklarını büzmüş, bize dimdik bakan ana kartalın gözlerinde okuyoruz.
Ahmed'i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek
bir haber verebilsek... Fakat biz Ahmed'i kumarda kaybettik!”
Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı
“Yabancı dil öğrenmek günah sayıldığı için dış politika hiyanetleri Osmanlı topluluğundan ayrılmak istiyen ve Fenerli denen Rumların elinde idi.”
Falih Rıfkı Atay, Çankaya
“Yeni harfler alındıktan sonra eski yazı ile bir tek kelime bile yazmıyan iki kişi görmüşümdür: Atatürk ve İnönü! İnanışlarına öylesine bağlı idi.”
Falih Rıfkı Atay, Çankaya
“Mustafa Kemal, İsmet Paşa’yı niçin seçti? İsmet Paşa, daima “almak” ve “kendisinden hiç vermemek” âdetinde olduğu için fikir kıymeti pek tanınmaz.

Meselâ İsmet İnönü’nün çok iyi Almanca bildiğini, Fransızca konuştuğunu ve okuduğunu, ellisinden sonra öğrendiği İngilizce ile en güç metinleri takip ettiğini pek az kimse bilir. O kadar kendi içine kapalıdır. Hâlbuki bizim kürsülerde Farsça “perestiş” kelimesiyle Fransızca “prestige” kelimesini karıştıranlardan niceleri, Frenkçe söz katmadan beş cümle söylemezlerdi.

Ona dair sık sık anlattığım bir fıkra vardır: Öğleye doğru yanına gidersiniz. O sabah gazetede Londra’dan gelme bir havadis çıkmıştır. İsmet Paşa’nın bu havadisi sizden önce okuduğuna şüphe yoktur. “Gördünüz mü efendim?” diye sorarsınız. Görmemiş gibi, sizi dinler. Siz anlatırken, havadisi nasıl muhakeme ettiğinizi de yoklamaktadır. Biraz sonra başka bir ziyaretçi gelir, aynı suali sorar, aynı sahnenin tekrarlandığına şahit olursunuz.

Bir akşam Saracoğlu, rahmetli Nafi Atuf ve daha birkaç arkadaş yanında idik. Acaba Türk milleti Osmanlı saltanatı devrinde kaç yıl barış yüzü görmüştür, meselesi konuşuluyordu. Hepimiz bir cevap veriyorduk. İsmet Paşa garsonunu çağırdı:

- Bana bir bloknot getiriniz! dedi.

Büyükçe bir kâğıdın üstüne Sultan Osman’dan Vahideddin’e kadar bütün padişahların sıra ile isimlerini yazdı. Her padişahın yanına alafranga cülûs ve ölüm tarihlerini koydu. Bunların arasına belli başlı harp ve barış tarihlerini dizdi. Bir sürü isim ve bir sürü rakam içinden yalnız ikisi üzerinde sual işareti vardı. Böyle bir imtihanı pek az tarih hocasının geçirebileceğini tahmin ediyorum. Çünkü İsmet Paşa, saltanatın kaldırılması gibi bir mesele olunca, onun bütün tarihini bilmeli idi. Ona aklı yatmalıydı. İnkılâpların daima en eyi esbab-ı mucibesi onun kafasından doğardı.”
Falih Rıfkı Atay, Çankaya
“Bir gün Başvekil İsmet Paşa Çankaya’dan dairesine gelirken, yanında bulunan valiye Hacettepe’yi gösterir:

- Neden burasını ağaçlamıyorsunuz? diye sorar.

Biraz sinirlice sorduğu için tepe hemen o mevsim park olmuştur.

Akköprü’den gelen yol ile Meclis önünden istasyona inen yolun kesiştiği yerde:

- Yeni şeyler yapmak için paraya ihtiyacınız var, bu iki yolu birbirinin altından üstünden geçirmek için şimdilik masraf etmeyiniz, diyerek, şehir mütehassısı tarafından bugünkü yuvarlak projesi yapılmıştı. Belediye Reisi bunu tatbik ettirmeyi âdeta bir şeref meselesi hâline soktu. Otomobiller yavaşlıyarak geçmek zorunda oldukları için Atatürk’e burada suikast yapmak kolay olacağı ve mesuliyeti üstüne almıyacağı iddiasına kadar gitti. Atatürk bizzat geldi, meseleyi tetkik etti:

- Yuvarlağı belki biraz daha daraltmak lâzım, ama fikir doğrudur, yaptırınız, dedi.

Belediye Yansen plânının kavşak prensiplerini nerede tatbik etmemişse, orada kazalar olmuştur ve senelerden beri seyrüsefer memuru beklemektedir. Yalnız bu yuvarlağın olduğu yerde hiçbir kaza olmamıştır ve hiçbir seyrüsefer memuru beklememiştir.”
Falih Rıfkı Atay, Çankaya
“Dikta perde idi. Dikta peçe idi. Kara kuvvetin ve taassubun diktası altında Şark köleliği ömrü sürenler, kendilerini bu diktadan kurtaran inkılâpçıya:

- Ben senden hürriyet istedim mi? demek istiyorlardı.”
Falih Rıfkı Atay, Çankaya
“Mesele namuslu hükûmet adamlarının mütareke şartlarının kötüye kullanılmasını önliyecek karakterde olması idi. Bir millî bütünlük kurmamızda, düşman pençesi altında birbirimize girmemekliğimizde idi. Bir ahlâk imtihanı geçirecektik.

Bir müddet sonra limanda düşman donanmasını ve şehirde Hristiyan nümayişlerini nasıl görüp katlanabileceğimizi elimizle kalbimizi sıkarak düşünüyorduk.

Gerçi daha beteri olduğunu da hatırlamıyorduk. Ya Çar Rusyası 1917’de yıkılmamış olsaydı? Müttefiklerle aralarındaki anlaşmaya göre İstanbul Sakarya kıyılarına kadar Rusların mülkü olacaktı. 1918’in o haftalarında Rus orduları kumandanı, Çar Nikola’yı Dolmabahçe Sarayı’nın rıhtımında karşılıyacaktı. Daha neye uğradığını bilmeden, doğudan güneye doğru, Adana’ya kadar uzayan bir Ermenistan kurulacaktı. Lenin çarlığı devirdiği sırada, Rus ordularının nerede ise Sivas kapılarına dayanmış olduğunu unutuyorduk.”
Falih Rıfkı Atay, Çankaya
“Kumandanımız her zaman, trene, ziyafete ve randevuya geç gelmek âdetindeydi. Sinemaya da herkesin merakı son haddini bulduğu vakit geldi ve locasında oturdu.

Nutuklar, şiirler, kasideler ve hepsi onun için, hepsi övme yarışı... Biri önce Allah, sonra Peygamber, sonra padişah, sonra siz, diyor bir başkası önce Allah, sonra Peygamber, sonra siz, diyor; nihayet biri, önce Allah, sonra siz, dedi.

Arapça tükendi, yalan tükenmedi. Bir kısmı aynı sözleri beste ile tekrarladılar.

Çıktığım zaman, Şeyh Esat dedi ki:

"- İhtimal siz bu sözleri ifrat ve mübalağa sanırsınız. Fakat bizde âdet böyledir. Size bir fıkra nakledeyim: Bir zaman Şam'a yeni bir vali geliyordu. Eşraf, memurlar, halk, istasyona biriktiler. Daha tren durmadan, şairlerimizden biri ileri atıldı ve başladı:

- Yâ veziriazam!..

Yanında bulunan bir başkası kolunu dürttü:

- Yahu, dedi, biraz bekle, fermanını okusunlar. Vezir midir, paşa mıdır, bey midir, rütbesinin ne olduğunu öğren!"

Fakat Cemal Paşa için artık herkesin bildiği büyük rütbe ve nüfuzdan başka, masallaşmış hükümler bile vardı. Suriye'de derlerdi ki, eğer Cemal Paşa birisiyle görüştüğü zaman burnunu kaşırsa sürgün düşünüyor, sakalını karıştırırsa, affedip etmemeyi düşünüyor, demektir. Yalnız bıyık burmasından korkunuz o zaman bu görüşmenin ölüme kadar yolu vardır.”
Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı
“Atatürk’ün kendisini de bir “halef vasiyeti”ne meylettirmek istiyenler olmuştur. Kendileri hesabına! Atatürk kendinden sonrasına kendisinin hâkim olamıyacağını bilirdi. O büyük bir realistti.”
Falih Rıfkı Atay, Çankaya
“Tarihte bir Yüzyıl Muharebesi vardır. Bizimki nerede ise Yüz Elli Yıl Muharebesi!
Mustafa Kemal bu boğuşmaya son vererek zaferin sırrını bulmuştu: Türk'ün kafasını Arap medresesinden kurtarmak ve Garp terbiyesi içinde yoğurmak!”
Falih Rıfkı Atay, Niçin Kurtulmamak?
“Atatürk çiftlik dağlarının ormanlaşması ile bizzat uğraştı idi. Hemen hemen her ağaçta hakkı vardır.

Nerede birkaç söğüt görse, pikniğe giderdi. Söğütözü pek sevdiği köşelerden biri olmuştur.

Şu küçük fıkra da hatırlanmağa değer. Kendi ağzından dinlemiştim: Bir gün Kurmay Başkanı İsmet Bey’le Diyarbakır çöllerinde atla gidiyorlarmış. Mustafa Kemal demiş ki:

- Çabuk bana bir yeni din bul!

- Ağaç dini. Bir din ki ibareti ağaç dikmek olsa!”
Falih Rıfkı Atay, Çankaya
“Tanzimat’tan sonra iki çeşit adam yetişmiştir. Biri Garp taklitçisi ve Garp mahkûmu. Tepeden tırnağa "alafranga" cilâlı adam. Milletinden ve memleketinden de uzaklaşmıştır. Milletinden umutsuzdur. Ve memleketinin kendisini benimsemediğini de bilir. Frenk doğmadığına pişmandır. Ancak Düvel-i muazzama kontrolü altındaki bir Türkiye’de hayat hakkı olduğuna inanmıştır. "Bu millet adam olmaz," ona göre. Bu milletin ona borcu, ya içeride rahat ve refah içinde yaşatmaktır, ya elçilikler kadrosunda ona yer, konak ve araba ve altın vermektir.

İkinci tip, nasyonalisttir. Osmanlı nasyonalisti ve Türk nasyonalisti. O, kurtuluşun Garplılaşmakta, milletin ve memleketin Garp toplulukları içine katılmasında ve medenîleşmesinde olduğuna inanmıştır. Şerefçe, gururca ve zilletçe kendini milletinden ayırmaz. Memleketçe ve milletçe kurtulmak çaresi aramalıdır:

- Niçin bunu yapacak bir millî kahraman çıkmamalı?

Ve niçin o kahraman kendisi olmamalı? Mustafa Kemal’in ilk benliğine kavuştuğundan beri, şuur altını ve üstünü kıvrandıran "mesele" budur.”
Falih Rıfkı Atay, Çankaya
“Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz, istasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene: - Benim Ahmed'i gördünüz mü? diyor. Hangi Ahmed'i? Yüz bin Ahmed'in hangisini? Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor: - Bu tarafa gitmişti, diyor. O tarafa? Aden'e mi, Medine'ye mi, Kanal'a mı, Sarıkamış'a mı, Bağdat'a mı? Ahmed'ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmed'ini görsen, ona da soracaksın: - Ahmed'imi gördün mü? Hayır... Hiçbirimiz Ahmed'ini görmedik. Fakat Ahmed'in her şeyi gördü.”
Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı
“Mustafa Kemal, hükûmet reisi olarak, kendi davasını birlikte yürütebileceği bir ikinci aradığı vakit aklına ilk gelen İsmet Paşa olmamıştır. Fethi Bey olmuştur. Fethi Bey, şüphe yok, Batı medeniyetçisi idi. Fakat bir devrim rejiminin dikta sıkısına aklı yatmıyacak kadar liberaldi. Ona göre “şeyler” zorlanmamalı idi, olmalı idi.

Mustafa Kemal’in vefalı ve eski arkadaşı olmakla beraber, başvekilliğinde, Mustafa Kemal ile çok defa hiç uyuşmadığı görülmekte idi. Biz Fethi Bey’i fikir adamı olarak pek düzden bulurduk. Onda, hayalimizdeki yeni Türkiye’nin adamını bulamazdık. Fethi Bey’in başvekilliği zamanında Mustafa Kemal ile hayli çetin çarpışmaları olmuştur. Bir defasında Mustafa Kemal:

- Yarın Meclisin kararını göreceğiz, demesi üzerine Fethi Bey:

- Siz Meclise gelmeseniz daha iyi olur, demişti.

Mustafa Kemal’in:

- Niçin? sualine de:

- Güç mevkide kalabilirsiniz, cevabını vermişti.

- Ya? Güç mevkide nasıl kaldığımı ben de görmeliyim. Onun için geleceğim.

Ertesi günü gerçi Fethi Bey Mecliste kaybetti. Fakat ön sırada oturan Mustafa Kemal’in tam karşısındaki kürsüye gelen mebuslardan 52’si, onun gözü önünde, oy kutusuna elli iki kırmızı pusula attılardı.

Daha önce Fransızca bilen, Paris’te bulunan ve Fransız kültürüne ısınan Fethi Bey, Malta’da İngilizce öğrenmişti. İnatçı ve huylu olduktan başka, görüşlerinde ve anlayışlarında devrimci takımın sistem görüşünden ve anlayışından çok uzaktı.

Arkadaşları da, doğrusu, seçme “sathî”ler idi. Dalkavuk, Mustafa Kemal’i yalnız eğlendirir, fakat Fethi Bey’i sırasına göre sevk ve idare de ederdi. Pek arkadaşçı ve arkadaşlığı da tatlı idi. Tembel denecek kadar az çalışıyordu. Harap, yoksul, temelinden çatısına kadar yeni baştan ve maddeten ve manen inşa edilecek o günkü Türkiye’nin, gecelerini gündüzlerine katan, yılmaz ve yorulmaz faaliyet adamlarına ihtiyacı vardı.”
Falih Rıfkı Atay, Çankaya
“Japonlar çok daha kısa bir mühlet içinde yeni zamanların büyük devletleri sırasına geçmişlerdi. Çünkü ilk işleri, Çin medresesinden kurtulmak ve Garplılaşmak olmuştur. 1923’te bile Anadolu maarifinin dörtte üçü henüz medrese çatıları altında idi.

Bizim ilim kafası ile “bilmiyorduk”. Tefekkür kafası ile ”düşünmüyorduk”. Fakat Tanzimat’tan beri hiç olmazsa mukayese yapma imkânları elde etmiştik. Bir karar vermek lâzımdı. Bu kararı veremiyorduk. Mustafa Kemal bu kararı vermişti.

3 Mart, devrimin başlangıcı idi. 1924 Nisanında şer’iye mahkemeleri kaldırılarak, öğretim birliği gibi, adalet birliği de temin olunacaktı. 1925 Ağustosunda şapka giyilecek, aynı yılın Kasım ayında tekkeler kapatılacaktı. Medenî Kanun, yeni cemiyetin temellerini atacaktı. Nihayet 1928’de Anayasa tadilleri ile devlet tamamiyle lâikleşecek ve aynı yıl Lâtin yazısı kabul edilerek devrim eseri tamam olacaktı.

Demek ki, inkılâp devri, eğer Cumhuriyet ilânını başlangıç alırsak, 29 Ekim 1923’ten 3 Kasım 1928’e kadar beş yıl bir ay sürmüştür.

Ondan sonra bütün iş, yeni düzeni bütün topluluğa sindirmekte idi. Bu da Türkiye halkını, yüzde yüz müsbet ilme dayanan ilk eğitim terbiyesinden geçirmeğe bağlı idi.

Bizler Tanzimat’tan beri çok zaman geçtiğini sanırdık. İlk eğitim görmiyen köy için, Tanzimat gelmemişti bile!”
Falih Rıfkı Atay, Çankaya
“Tuhaf şey.. Bir sağcı öldü mü, uğurlar ola! Ölen bir solcu­ mu, milli ölü! Bir defa şurası bilinmelidir ki her silahlı vurur da, vurulur da! Sen okulun kapısını tut. Derse girmek isteyen­leri yoldan çevir. Zoru gördün mü tabancanı çek, gelenlere ateş et, bu sırada vurul! Millî yas! Bizde bir komünist icadı da bu!”
Falih Rıfkı Atay, Bayrak
“Söylenmiyen

Sonradan Türkiye’de memuriyet de veren bir İngiliz, pek kibar hanımı ile Anadolu’da seyahate çıktı idi. İlk defa Konya’da bir otele inmişler. Hanım yıkanmak üzere tuvalete gitmiş. Ve içi bulanarak, âdeta sancılar içinde geri dönmüş. Adamcağız galiba İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya bir mektup yazarak: “Aman Anadolu’nun tuvalet yerleri meselesini hallediniz!” diyordu.

Atatürk’ün en küçük ev içi teferruatı ile uğraşmasının sebebi, yıllarca taşra hayatı iptidaîliğinin çilesini çekmekten, çok temiz olmasından ve milletinin şerefini kendisinin ki ile bir tuttuğu için, Tanzimat züppeliği aksine, vatandaşlarını kendine yetiştirmek ve “onlardan utanmak” yerine “onlarla övünebilmek” içindi. Anadolu’da en güç şeylerden biri sıhhî tesisler dediğimiz ev kısmını düzenleyebilmekti. Her yuva herkes için rahat olmalı idi.”
Falih Rıfkı Atay, Çankaya
“İstanbul'da hayat denilebilecek ne varsa Hıristiyanlarda ve yabancılardadır. Kapitülasyonlar, yabancılar tarafından baskılar ve gündelik müdahaleler Türk ve Müslüman halkın az çok aydıncalarını iyileşmez bir aşağılık duygusu altında ezmektedir. İç idare üzerine evlere hiçbir iyi haber gelmez. Bir paşalar ve konaklar sınıfı dışında, memurların maaşları pek azdır ve yılda birkaç ay çıkmaz. Hırsızlık, haksızlık, her türlü idare kötülükleri adeta gözle görülür. Saray, can havli ile şeriatçılığa sarılmıştır. Medrese takımı, halka bu kara kaderin tek sebebi şeriatten ayrılmak olduğunu telkin eder. Halk cesaretini kaybetmemiştir. Biz yine "yedi düvele" karşı koya-rız, ama padişahımızı kandıran dinsizler ve uğursuzlar olmasa, der-ler. Hamiyetli orta aydınlar, halk inanışı ile tatlı su Türk'ü dediği-miz, milletlerinden ve vatanlarından da tiksinen alafranga takımın inançsızlığı arasında şaşkın bir ruh hali içindedirler. Halk, Mehdi bekler. Orta sınıf yari umutsuzluk içinde bir başka mucize bekler.Üst takım hiçbir şey beklemez.Saray ve vezirler idaresi bir "idare-i maslahat"tan ibaret.Günü gününe iş görmez.Günlük çarelerle zorlukları atlatır.”
Falih Rıfkı Atay, Çankaya
“Yanlış Kapı

Dördüncü Ordu Kumandanı: - Hicret eden Ermenile­ri bana bırakınız, Suriye içlerinde oturtacağım, diyordu.

O, Suriye'de, Ermenilerin zararlı olacağı fikrinde de­ğildi. Dördüncü Ordu'nun esas düşüncesi şu idi: Zararlı Er­meni külliyetlerini, zararsız Ermeni cüz'iyetleri haline ge­tirmek!

Suriye içlerine dağıtılacak Ermenilerin koyu Araplığa karşı bir teminat olmak ihtimali de vardı. Çerkesler, Kürt­ler ve saire gibi... Hatta Ermenilere toprak ve ev vermek şartıyla Müslüman etmek için bir heyet bile yapılmıştı. Bu heyet bir defa benim odamda toplandı. Fakat çabuk gevşe­di.

Cemal Paşa'nın bu koruyucu politikasına, tabii Müslü­man etmek müstesna, Halide Hanım pek taraftardı. Bahaet­tin Şakir ve arkadaşları ise Cemal Paşa'yı suçlandırmakta idiler.

Nerede isyan olursa, Zeytin, Bahçe ve Urfa'da olduğu gibi, şiddetle tenkil edilmiş, fakat tehcir kervanlarına taar­ruz ettirilmemişti. Adana yolunda kafilelere hücum eden birkaç kişi idam bile edildiler.

Cemal Paşa İstanbul'dan Van harp divanına gönderile­n iki Ermeni milletvekilini, Zöhrap'la Vartekes'i kurtarmak için de Talât Paşa ile uzun yazışmalarda bulundu:

- Bunları bırakınız, Lübnan'a göndereyim, hiçbir zi­yanı olmaz, diyordu.

Talât Paşa, Zöhrap ile Vartekes'in tehlikede olmadıklarını temin ediyor, yalnız:

- Bir defa mahkemeye gitmeleri lazımdır. Alıkoya­mayız, diyordu.

Kumandan son şifreyi Baron otelinin alt salonunda ikisine de gösterdi: Zöhrap ağlamaya başladı, Vartekes kapı önünde benim boynuma sarılmış:

- Ben ne ise, fakat bu adamı göndermeseler, diyordu.

Ve birden yüzüme baktı:

- Bazen içimden eski Vartekes, komitacı Vartekes ba­şını kaldırıyor:

- Sus bre adam, ne olursa olsun, diyor. Sonra genç karımı düşünüyorum. Şimdiki miskin Vartekes, eski komitacının belini büküyor.

İkisi de gittiler. Birkaç gün sonra Çerkes Ahmet ve Nâzım çetesinin Zöhrap'la Vartekes'i yolda öldürmüş olduk­larını haber aldık. Cemal Paşa bunu hazmedemedi.

Çerkes Ahmet, Mizan gazetesi yazarı, Zeki Bey'in ka­tili olan iki fedaiden biri idi.

Kudüs'e dönmüştük. Bir gün Halep Valisinden, galiba Celal Bey, bir şifre geldi. Vali diyordu ki:

- Çerkes Ahmet Bey'le Nâzım Bey bana geldiler. Suriye'de Ermenilerin korunmakta olduğunu işitiyoruz. Anlaşı­lan Cemal Paşa'nın bu işe yarar bir adamı yok, bize bırak­sın, haklarından gelelim, dediler.

Tam fırsatı idi. Cemal Paşa hemen ikisinin de tevkif olunmasını emretti. Fakat Çerkes Ahmet'le Nazım durumu kavramış olduklarından ilk trenle İstanbul'a hareket etmiş­lerdi.

Cemal Paşa çılgın, Adana'ya, Afyon'a şiddetli emirler yağdırıyordu. İki arkadaş İstanbul'a canlarını dar atmışlardı.

Merkez Kumandanına emir verdi: "Bütün mes'uliyeti
bana ait olmak üzere derhal bu iki adamı eşyalarıyla Şam'a yollayınız."

Merkez-i Umumî bırakmıyordu. Talât Paşa ile şifre yazışmaları başladı. Talât Paşa nihayet:

- Bu vesile ile onlardan da kurtulmuş oluruz, kararı­nı vermiş olacaktı.

İki arkadaş Şam'a geldiler. Fakat İstanbul'dan müdahalelerin ve aracılıkların eksik olduğu yoktu. Çerkes Ahmet ve Nâzım'ın eşyaları açıldığı zaman, çantalarında kadın yü­züğü, küpe ve mücevher buldular.

Harp divanının eline mükemmel bir silâh geçmişti, bu iki serserinin bir ideal için fedakarlık değil, zengin olmak için cinayet işlemiş oldukları belli idi.

İstanbul'dan iltimas telgrafları yağıyor, Şam Harp Divanına sür'at emirleri gidiyordu. Harp Divanı yirmi dört saat içinde iki azılının idam kararını verdi ve mazbatasını Kudüs'e yolladı.

Kumandanların böyle idam kararlarını önce yerine getirmek, sonra Başkumandanlığa haber vermek yetkisi oldu­ğunu yazmıştım. Zöhrap'la Vartekes'in katilleri ertesi gün Şam'da asılmıştı.”
Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı
“Biraz da İstanbul havasına dönelim:

Beyoğlu’nda İngiliz karargâhına uğrıyalım, Yüzbaşı Armstrong’la bir defa daha görüşelim. Armstrong der ki:

“Londra’da iken Türkiye’deki yanılmalarımızın sebebini anlamak istedim. Fakat boşuna uğraştım. Londra’da sanılıyordu ki Türkiye’ye ait kararlar İstanbul’da verilmektedir, İstanbul’da ise bunun aksi sanılmakta idi. Asıl mesele harp ruhunun sönmüş olmasında idi. Hiçbir sınıfta kuvvet kullanmak hevesi yoktu. ‘Kızıl bayrak’ tahrikleriyle çalkalanan İngiliz adalarının yanı başında İrlanda ateş içinde idi. Hükûmet dış politika ile uğraşmaya vakit bulamıyordu. Yakınşark’a önem verilmiyordu. Yeni bir Türkiye’nin doğduğu, müttefikler karşısında dayanabilecek bir kuvvet meydana geldiği anlaşılmıyordu. Şark işlerini bilmeyen Lloyd George’u güden duygu ve düşünce, Gladston’kârî Türk düşmanlığı idi. Yunanistan büyümeli ve İngiltere ile yeni büyük Yunanistan’ın menfaatleri birleştirilmeliydi. Lloyd George’un bilgisi, eski Yunanistan’ın şairleri ve filozofları olmuş olmasından ibaretti. Bir defa Clemenceau demişti ki: ‘Lloyd George’un okumak bildiğini biliyorum, fakat okuduğundan şüphe ediyorum.’ Venizelos’un sihrine kapılan Lloyd George’a göre Yunanistan, Avrupa ve Anadolu’da eski şan ve şerefine kavuşacak, Boğazlar’ı Avrupa’ya açık tutacak, Akdeniz’de İngiltere ile beraber yürüyecekti. Yunanistan oyun bozanlığa kalkarsa, İngiltere donanması onu uslandırmaya yeterdi. Lloyd George’un aldandığı nokta, Yunanlıların kendilerine verilen görevi başarabilecek güçte olmadığı idi.”
Falih Rıfkı Atay, Çankaya

« previous 1 3 4 5 6
All Quotes | Add A Quote
Zeytindağı Zeytindağı
2,432 ratings
Çankaya Çankaya
1,102 ratings
Babanız Atatürk Babanız Atatürk
100 ratings