Bulantı Quotes

Quotes tagged as "bulantı" Showing 1-18 of 18
Jean-Paul Sartre
“Başlangıç olmadığı gibi, son da yoktur. Bir kadın, bir dost, bir kent bir kerede terk edilemez. Hepsi birbirine benzer zaten.”
Jean-Paul Sartre, Nausea

Jean-Paul Sartre
“Hiçbir şey değişmedi, ama yine de her şey başka bir biçimde var olup gidiyor. Anlatamıyorum. Bulantıya benziyor bu, ama aynı zamanda onun tam tersi.”
Jean-Paul Sartre

Jean-Paul Sartre
“Camın öte tarafından bana baktıklarını görmek için dönmem gerekli değil. Şaşkınlık ve tiksintiyle sırtımı gözlerler şimdi; kendileri gibi bir kimse, bir insan olduğumu düşünüyorlardı, ama onları aldattım ben. Bir adam görünüşünü ansızın kaybettim; bu insansal salondan bir yengecin kıçın kıçın dışarı çıktığını gördüler. Maskesi düşmüş yabancı kaçtı artık, oyun devam ediyor. Ardımda bir yığın gözün ve korkuya kapılmış düşüncenin kaynayıp durduğunu düşünmek canımı sıkıyor.Sokağın öte yanına geçiyorum.”
Jean-Paul Sartre, Nausea

Jean-Paul Sartre
“Gömleğinin üzerindeki o iki tanımlanamaz leke, gözümün önünde yeniden belirdi. Ya çakıl taşı, bütün bu hikayenin başlangıcı olan şu ünlü çakıl taşı yok mu, o da...ne olmak istemediğini şimdi pek iyi hatırlamıyordum. Ama onun edilgen direncini unutmamıştım. Ya Otodidakt'ın eli? Bir gün kitaplıkta bu eli sıkmış ve bunun bir ele benzemediğini duymuştum. Kocaman beyaz bir kurt gelmişti aklıma, ama tam bu da değildi. Hele Mably Kahvesi'ndeki bira bardağının ne idüğü belirsiz saydamlığı. Ne idüğü belirsiz! İşte seslerin, kokuların, tatların özelliği. Yuvalarından uğratılmış tavşanlar gibi, önünüzden hızla geçtikleri ve onlara fazla dikkat etmediğiniz zaman, güven verici ve düpedüz varlıklar olduklarına inanabilirdiniz...Yeryüzünde, gerçek mavi, gerçek kırmızı, bir gerçek kayısı ya da menekşe kokusu olduğuna inanabilirdiniz. Ama onları bir an durdurduğunuzda, bu güven ve rahatlık duygusu yerini derin bir tedirginliğe bırakıyordu: Renkler, tatlar ve kokular hiçbir zaman gerçek değildi, hiçbir zaman kendileri ve sadece kendileri olarak kalmıyorlardı. En yalın niteliğin bile, kendinde, kendisi bakımından ta içinde ta içinde bir fazlalık vardı. Şurada, ayağımın altında duran şu siyah, siyahtan çok, bu rengi hiç görmemiş, ama hayal gücünü durdurmasını beceremeyen bir kimsenin, siyahı hayal etmek için harcadığı çabayı hatırlatıyordu.Bu çabayla o kimse, renklerin ötesinde ne idüğü belirsiz bir varlık düşünmüştü.Bu, bir renge benziyordu, ama aynı zamanda...bir çürüğe,bir salgıya,bir sızıntıya da benziyordu. Başka bir şeye, sözgelimi bir kokuya da benziyordu. Çünkü bu, ıslak toprak, yaş ve ısınmış odun kokusu, şu sinirli ağaç parçası üzerine cila gibi yayılmış siyah koku, çiğnenmiş şekerli lif tadı içinde eriyordu. Bu siyah rengi tek başına görmüyordum, görme gücü soyut bir icat; temizlenmiş, yalınlaştırılmış bir düşünce; insanların bir düşüncesidir. Şuradaki siyah, biçimden yoksun ve tüylü şu bulunuş; görme, koklama ve tatma güçlerini aşıp geçiyor, onlardan taşıyordu. Ama bu zenginlik, bir kargaşa haline giriyor ve fazlalık olduğu için, sonunda bir hiçlik ortaya çıkıyordu.”
Jean-Paul Sartre, Nausea

Jean-Paul Sartre
“Yani sen...bütün o... anlık trajediler, içinde maskelerin, şalların, mobilyaların ve benim birer küçük rol, senin de büyük bir rol oynadığın trajediler bitti mi artık?”
Jean-Paul Sartre, Nausea

Jean-Paul Sartre
“İnsanın kendi yüzünü anlayabilmesi belki de elinde değil. Belki de tek başıma yaşadığım için böyle oluyor. Topluluk içinde yaşayanlar, kendilerini, arkadaşlarına nasıl görünüyorlarsa aynalarda tıpkı öyle görmeyi öğrenmişlerdir. Benim arkadaşım yok. Tenimin bunca çıplak olması acaba bu yüzden mi? Buna insansız... evet insansız doğa denilebilir.”
Jean-Paul Sartre

Jean-Paul Sartre
“Şimdi'nin gerçek özü kendini açığa vuruyordu. Şimdi var olandı, şimdi olmayan hiçbir şey varoluşmuyordu. Geçmiş var olan bir şey değildi. Hem de hiç değildi. Ne eşyada hatta ne de düşüncemde varoluşuyordu. Kendi geçmişimin benden kaçmış olduğunu çoktan beri anlamıştım... İşi biten her olay, kendi kendine bir kutunun içine usulca giriyor ve fahri olay niteliğini alıyordu. Hiçliği düşünmek bu kadar zordu işte. Ama şimdi anladım, eşyanın, görünüşünü aşan bir varlığı yok. Onların ardında... hiçbir şey yok.”
Jean-Paul Sartre

Jean-Paul Sartre
“Gövde, bir kere yaşamaya başlayınca, bu işe kendi kendine devam eder. Ama düşünce öyle değil. Düşünceyi ben sürdürür, ben geliştiririm. Varoluşmaktayım. Varoluşmakta olduğumu düşünüyorum. Şu varoluşma duygusu ne kıvıl kıvıl bir şey! Onu ben sürdürüyorum yavaşça. Düşünmemi durdurabilseydim... Çabalıyorum buna, başarıyorum. Kafamın içi dumanla doluyor gibi... ama işte yeniden başladı. "Duman... düşünmemek... Düşünmemek istemiyorum. Düşünmek istemediğimi düşünüyorum. Düşünmek istemediğimi düşünmemem gerek." Bitmek bilmeyecek mi bu?”
Jean-Paul Sartre

Jean-Paul Sartre
“Hayır, böylesine acı çekme gücünü kendinden almıyor o. Bu güç ona dışarıdan geliyor...Şu bulvardan. Kolundan tutup ışığa, insanların arasına, pespembe sokaklara götürmeli onu. Orada böyle acı çekilmez, yumuşayıverir, güven dolu halini bulur ve her zamanki acılarının düzeyine iner.”
Sartre Jean Paul

Jean-Paul Sartre
“Hayatımın anlarının, hatırlanan bir hayatın anları gibi birbirini izlemesini istemiştim. Zamanı kuyruğundan yakalamaya kalkışmanın böyle bir önemi olabilirdi.”
Jean-Paul Sartre, Nausea

Jean-Paul Sartre
“Yeryüzünde şu serüven duygusu kadar bağlı olduğum başka şey yok belki. Ama bu duygu istediği zaman geliyor, sonra hemen kaçıp gidiyor. Gittiği zaman nasıl bomboş kalıyorum. Yoksa hayatımı boşa harcadığımı anlatmak için mi bu kısa ve alaycı ziyaretleri yapıyor bana?
Ardımda, kentin içinde, geniş ve dümdüz yollarda, lambaların soğuk aydınlığında, yaman bir toplumsal olay can çekişiyordu, pazar gününün bitişiydi bu.”
Jean-Paul Sartre, Nausea

Jean-Paul Sartre
“Ötekilere yalan söylemesinden hoşlanıyordum. Ama bana aynı biçimde davranmamasını isterdim. Bütün bu ölülerin üstünden, çarşılardaki yankesiciler gibi anlaşabileceğimizi ve onun en sonunda bana gerçeği söyleyeceğini ummuştum. Oysa hiçbir şey söylemedi bana, evet, hiçbir şey!”
Jean-Paul Sartre, Nausea

Jean-Paul Sartre
“Otodidakt konuşmak istiyor gibi. Bakışı çok acayip; görmek için değil bu bakış, ruhça anlaşmayı sağlamak için. Otodidakt'ın ruhu, belli belirsiz göründüğü o ulu kör gözlerine yükselmiş. Benimki de öyle yapsın, gelip burnunu camlara yapıştırsın; ikisi de kibarca kırıtıp dursunlar.
Ruhça anlaşma istemiyorum, daha bu kadar düşmedim.Geri çekiliyorum.”
Jean-Paul Sartre, Nausea

Jean-Paul Sartre
“Gülünç...hayır, oraya kadar varamıyordu bile; var olan hiçbir şey gülünç olamaz; bu durum kimi vodvillerdeki belli durumları çok uzaktan yarım yamalak andırıyordu. Bir yığın tedirgin, kendinden sıkılmış var olandan başka bir şey değildik. Burada bulunmamız için tek bir neden yoktu, hiçbirimiz böyle bir neden ileri süremezdi. Utanç içinde bulunan ve belirsiz bir tedirginlik duyan her var olan, ötekilerin karşısında kendini fazlalık olarak hissediyordu. Fazlalık.”
Jean-Paul Sartre, Nausea

Jean-Paul Sartre
“Ağacın çevresinde depreşip duran bütün bu var olanlar, hiçbir yerden gelmiyor ve hiçbir yere gitmiyorlardı. Birden var oluyorlar ve sonra birden varoluştan kesiliyorlardı: Varoluş bellekten yoksundur, kaybolmuşlarla ilgili tek bir anısı bile yoktur. Her yanda varoluş, bitimsiz, fazladan, her yerde ve her zaman varoluş; ancak yine varoluşla sınırlanan varoluş!”
Jean-Paul Sartre, Nausea

Jean-Paul Sartre
“Şu tepenin üstünde, kendimi onlardan ne kadar uzak hissediyorum. Sanki başka türdenim ben. Bütün gün çalıştıktan sonra bürolardan çıkıyor, evlere ve meydanlara neşeyle bakıp, bu kentin, kendi kentleri olduğunu, bir 'güzel burjuva kenti' niteliği taşıdığını düşünüyorlar. Korkmuyorlar; kendi yurtlarında olduklarını duyuyorlar. Musluklardan akan evcil kent suyundan, düğme çevrilince ampullerden yayılan ışıktan, dayanaklarla desteklenmiş melez ağaçlardan başka şey bilmezler. Her şeyin bir mekanizmaya uyarak ortaya çıktığını, dünyanın belli ve değişmez yasalara göre işlediğini günde yüz kere görürler: Boşlukta, bütün nesneler aynı hızla düşer; park yazın her gün saat altıda, kışın da dörtte kapanır; kurşun 335 derecede erir; son tramvay Hotel de Ville'den on biri beş geçe kalkar. Durgun, biraz asık suratlı kimselerdir. Yarın'ı, yani bugünün bir tekrarını düşünürler; kentlerde her sabah yeniden orataya çıkan tek bir gün vardır. Pazarları, bu tek günü az buçuk süslerler. Avanaklar! Güven dolu, kalın suratlarını göreceğimi düşündükçe tiksinti kaplıyor içimi. Yasalar yaparlar, bayağı romanlar yazarlar, çocuk yapma budalalığına düşmekten kurtulamazlar. Ama o koskoca, ne idüğü belirsiz doğa, kentlerine girmiş, her tarafa, evlerine, bürolarına, kendilerine bile sızmıştır. Doğa kıpırdamaz, olduğu gibi durur; onlar, içleri dolduğu, doğayı soludukları halde farkında değillerdir. Kentin dışında, yirmi kilometre uzakta olduğunu sanırlar doğanın. Onu görüyorum ben,bu doğayı görüyorum. Baş eğişinin tembellikten geldiğini biliyorum; yasaları olmadığını da biliyorum, onun düzenliliği sandıkları şey...Doğanın alışkanlıkları var yalnız, yarın değiştirebilir onları.”
Jean-Paul Sartre, Nausea

Jean-Paul Sartre
“Ben de olmak istemiştim. Hatta bundan başka bir şey istemedim. İşte hayatımın gizli temeli: Aralarında ilişki yok gibi görülen bütün çabalarımın altında aynı isteği buluyorum:varoluşu içimden atmak,anları yağlarından sıyırmak,bükmek, kurutmak, kendimi temizlemek, katılaştırmak, sonunda bir saksafon notasının kesin ve belirli sesini verebilmek. Bu bir kıssa konusu bile olabilir. Şöyle anlatabiliriz: Yanlış dünyaya gelmiş bir zavallı vardı. Öteki insanlar gibi, parkların, kahvelerin, ticaret kentlerinin dünyasında var olup gidiyor ve tabloların ardından Tintoretto'nun devlet adamları, Gozzoli'nin cesur Floransalarıyla; kitap sayfalarının ardında Fabrice del Dongo ve Julien Sorel ile gramofon plaklarının ardında kupkuru, uzun caz yakarışlarıyla birlikte, bambaşka dünyalarda yaşadığına kendini inandırmak istiyordu. İyice sersemlik ettikten sonra durumu kavradı; artık gözleri açılmıştı, bunda bir yanlışlık olduğunu anladı; aslında bir kahvede, bir bardak ılık biranın karşısındaydı. Oturduğu yerde ne yapacağını bilmeden kaldı; 'Ben bir budalayım,' diye düşündü. Tam bu sırada, varoluşun öbür yakasında, ancak uzaktan görülebilen ve yaklaşılamayan öteki dünyada, ufak bir melodi dans etmeye, şarkı söylemeye başladı. 'Benim gibi olmak, ölçüyle acı çekmek gerek.'
Ses söylüyor:

Some of these days
You'll miss me honey

Plağın burası çizilmiş olmalı, cızırdayıp duruyor. Ama insanın içini daraltan bir şey var. O da şu: İğnenin plak üzerinde öyle kısaca öksürmesi, melodiye hiç dokunmuyor. Melodi öyle uzakta ki! Bunu da anlıyorum, plak çizik olup eskiyebilir, şarkıcı kadın belki de ölmüştür, ben birazdan buradan ayrılıp trenime bineceğim. Ama bir şimdi'den öteki şimdi'ye düşen geçmişsiz ve geleceksiz varoluş ardında, her gün biraz daha ayrışan, pul pul dökülen ve ölüme doğru kayan şu seslerin ardında melodi, hiç değişmeden, sımsıkı ve genç bir halde acımasız bir tanık gibi duruyor.
(...)
Zenci kadın söylüyor. İnsan varoluşunu haklı çıkarabilir mi yani? Azıcık haklı çıkarabilir mi?”
Jean- Paul Sartre

Jean-Paul Sartre
“Varoluş, insanın sıyrılamadığı bir doluluktur.”
Jean-Paul Sartre, Nausea